BU YAZ KOMÜNİZM GELDİ

Türk siyasi tarihinin en ilginç figürlerinden biri Celal Bayar’dır. Kendisini bir cümle ile tanımlamak gerekirse “zıtlıkları barındıran bünye” diyebilirim. Mesela Türk siyasetçiler içinde Atatürk’ü Celal Bayar’dan daha çok seven biri olmamıştır. Atatürk vefat ettiğinde Başbakanlık görevinde bulunan Bayar, Atatürk’ün Anıtkabir’e defnedildiği 1953 yılında Cumhurbaşkanı’dır ve kabrin başında konuşma yaparken Atatürk için: “Seni sevmek milli bir ibadettir” diyerek her fırsatta dile getirdiği sevgisini bir kere daha yineleyecektir. Hatta pek çok kişinin CHP’nin çıkardığını zannettiği, oysa Demokrat Parti iktidarının ilk yılında (1951) çıkarılan “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun”da Celal Bayar’ın çok etkili olduğunu düşünüyorum. Ama aynı Bayar, kurucusu ve lideri olduğu (Tayyip Erdoğan’a kadar “partili Cumhurbaşkanı” olmuş son kişidir) Demokrat Parti’nin, Atatürk’ün: “Benim en büyük mirasım” diye tanımladığı “Cumhuriyet”e karşı yapılan eylemlere hiç ses çıkarmamıştır. 1975 yılında Süleyman Demirel’in Başbakan olarak yer aldığı “1. Milliyeçi Cephe Hükümeti” için: “Demirel’e güvenoyu veren şerefsizdir” diyen Celal Bayar, milletvekili olan kızının aynı yıl içinde Demokrat Parti’den, Demirel’in lideri olduğu Adalet Partisi’ne geçmesine ses etmemiştir. Yıllarca dillere pelesenk olmuş “Bu kış komünizm gelecek” diye Türk halkına korku salan Celal Bayar, kaderin bir cilvesi olarak Milli Mücadelenin ilk yıllarında Sovyetler ile yakınlaşmak adına Atatürk’ün isteğiyle kurulan Türkiye Komünist Fırkası’nın kurucuları arasında yer almıştı.

“Bu kış komünizm gelecek”. Ne kadar sinsi, ne kadar korku pompalayan bir slogan. Burada “komünizm”den çok “kış” vurgusu daha önemli. Kışın, toplumun zihninde yer eden zorluklarını korku ögesi olarak komünizm gömleğinin üzerine giydirilmesi. Zaten özellikle orta doğu liderlerinin iki sermayesi vardır: “korku” ve “umut”. Sağ siyaset “korku” üzerinden halkı hizaya sokmak isterken (“bu kış komünizm gelecek”, “Erdoğan düşerse Kudüs düşer, “İstanbul kaybedilirse Mekke düşer”), sol siyaset halka “umut” enjekte ederek (“her şey çok güzel olacak”, “çocuklar inanın, güzel günler göreceğiz”, “sana söz yine baharlar gelecek”) varlığını sürdürmeye çalışır. Kimi zaman da sağ siyaset “umut”u (2023’de uçacağız, 2053’de süper gücüz, x yerde petrol çıkarıyoruz) sol siyaset “korku”yu (“şeriat gelecek”, “limon gibi sıkılmaya gücünüz var mı”) öne çıkarır, mutlu-mesut geçinirler. Her ne olursa olsun bu iki sermaye de hiçbir zaman bitmez, olan gene halka olur. Bakın mesela Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri en korkulan düşman “komünizm” oldu. Hadi kuruluş ve sonraki dönemi anlayabiliyorum. Dibimizde SSCB vardı ve Stalin sürekli Türkiye’ye karşı tehditkar konuşuyordu. Montrö Antlaşması’ndan rahatsız; Kars, Erzurum, Van gibi toprakları istiyor v.s Böyle olunca da karşı bir duruş sergilemek (dış dünyanın desteğini almak adına) son derece makul. Hatta bu tehlikeden dolayı NATO’ya da üye olundu ama Stalin 1953 yılında öldü ve yeni kurulan Sovyet Hükümeti, Türkiye üzerindeki bütün taleplerden vazgeçtiklerini söyledi. 1950 yılında Komünizmle Mücadele Derneği kurulmuştu. Kurucuları arasında pop starımız Tarkan’ın amcası Fethi Tevetoğlu da bulunuyordu. Derneğin asıl faaliyete geçmesi ise 1956 yılında İstanbul şubesinin açılmasıyla başlıyor. Yani ortada bir Sovyet tehlikesi kalmamışken. Tabii Amerika destekli bu dernek kısa zamanda tüm ülkeye yayılıyor. Dernekte kimler yok ki! Erzurum şubesinin kurucularından biri Fethullah Gülen. Hatta Fethullah’ın CIA ile ilk bağlantılarını bu dernek sayesinde kurduğu söylenilir. Diyarbakır şubesinin kurucusu Refah Partisi liderliği yapmış Recai Kutan. Abdullah Gül, Turgut Özal, Celal Bayar, Cemal Gürsel, say say bitmez. Hani “tam bağımsız Türkiye” diye slogan atıp “6. filo defol” diye haykıran gençlere karşı, 6. filoyu kıble alıp namaz kılan bir güruh vardır ya, işte onlar bu derneğin üyeleridir.

Komünizm iyidir, kötüdür, ütopyadır, değildir, bu kısım bu yazının konusu değil. SSCB zaten açılımından da anlaşılacağı üzre “sosyalist” olduğunu iddia eden bir ülkeydi. Komünizm olması için ortada bir “devket” aygıtının olmaması gerekiyor. Yani tüm dünya komünizm ile idare olunmazsa, komünizmin varlığından söz etme imkanı yok. SSCB’deki “kolhoz” çiflikleri ya da İsrail’deki “kibbutz”lar komüzm pratiği olarak gösterilemez. Bu tabii ki teknik kısım. İnsanların algısında “sol” demek “komünizm” demek ve onun da örnekleri SSCB, Çin, Küba gibi ülkeler. Terminolojideki komünizm değil de belleklerde yer eden komünizm üzerinden gidip geldiğimiz noktaya bakarsak Stalin’e parmak ısırtacak derecede komünist bir ülkede yaşadığımızı kim inkar edebilir? Nerdeyse bütün ülke aynı skalada maaş alıyor. Mülk edinmek imkansız. Tanzim satış noktalarında kilometrelerce kuyruklar oluşuyor ve buralarda istediğin kadar ürün alamıyorsun. Belli bir sayı ile sınırlandırılmış, bir anlamda “karne” uygulaması. İktidar partisine üye olmazsan devlet bünyesindeki herhangi bir kurumda çalışma ihtimalin yok. Herkes birbirini ihbar etme peşinde. İktidarın onay vermediği yazarlar, sanatçılar, düşünürler değer görmeyip eleştiri anında ya Silivri’ye gönderiliyor ya da gönderilmekle tehdit ediliyor. Bilenler hak verecektir, bilmeyen de SSCB’nin tarihine göz atsın, hiçbir fark göremeyecektir. Yıllarca komünizm “öcü” diye propaganda yapanlar, ülkeye çok zaman önce komünizmi getirdi bile.

Celal Bayar ile başladım, onunla bitireyim. Ekonomik anlamda “moratoryum” bir ülkenin borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmesidir. Yani bir anlamda iflasını açıklamak. Osmanlıyı da hesaba katarsak Türk tarihinde iki defa moratoryum ilan edildi: birincisi İkinci Abdülhamit döneminde. Gerçi moratoryum ilan edilmesi Abdülhamit’in değil önceki padişahların hatalı yönetimiydi ama uygulamaya koyan Abdülhamit oldu. Mesela bugün İstanbul’da bir semt adı da olan Bomonti, Abdülhamit döneminde açılmasına onay verilen bira fabrikasının adından gelmiştir. Bira fabrikası ya da gene aynı dönem ilk defa hizmete giren rakı fabrikasının açılmasının eleştirilecek bir tarafı yok. Devletin kar gördüğü bir alanda üretim yapmasının kimseye zararı olamaz. Zaten bunların açılma nedeni, bu işletmelerden elde edilecek vergilerle devletin borçlarını ödemek. Ülkenin pek çok yerine afyon ekilmesinin de nedeni buydu. Bu örnekleri yazma nedenim “Cennetmekan Abdülhamit Han” diye anılan birisi ile alkol ya da uyuşturucu arasında bağ kurmak değil. Moratoryum ile gelen ekonomik zorluğun ve baskının hangi boyutlarda olduğunu gösterebilmek. Belki ekonomik şartlar uygun olsaydı Abdülhamit bu mekanların açılmasına izin vermezdi, bunu bilemeyiz. İkinci moratoryum da ülkenin Cumhurbaşkanı’nın Celal Bayar, Başbakan’ın Adnan Menderes olduğu 1958 yılında. Yani o yıllarda “komünizm” ile mücadele edene kadar ülkenin gelişimi için çaba gösterilseydi o moratoryum da ilan edilmezdi. Bugün bu iflastan çoğu kişinin haberinin olmamasının nedeni de 1960 darbesi sonrasında yapılan idamlar. Eğer o idamlar yapılmasaydı ülkeyi iflasa götürmüş Celal Bayar ve Adnan Menderes hükümetinin ne kadar kötü, ne kadar iş bilmez olduğu anlaşılacak, gelecek kuşaklara aktarılacak ve belki de o gelenekten gelenler bir daha iktidar yüzü göremeyecekti ama o darbe sağ siyasetin kurtuluşu ve ülkenin geleceği için kırılma noktası oldu. (Tabii bence)

İyi Pazarlar

1 Comment

Yorum bırakın