Tarihin bazı kırılma anları var. Acaba süregeldiği şekilde değil de aksi yönde gerçekleşmiş olsaydı durum nasıl olurdu diye insan merak ediyor. Mesela Atatürk, saraya damat olsaydı Türkiye Cumhuriyeti kurulur muydu? Kanuni Sultan Süleyman, en büyük taht adayı Şehzade Mustafa’yı boğdurtmayıp hanedanlığı ona devretseydi ve sonraki padişahlar onun soyundan gelseydi Osmanlı daha farklı süreç yaşar mıydı? Kristof Kolomb yeni yerler keşfetmek için 2. Bayezit’e gelip bu keşifleri Osmanlı adına yapmak istediğini söylediğinde “hayalperest” bulunmayıp destek verilseydi Amerika kıtasının zenginlikleriyle ilk önce Osmanlı tanışmış olur muydu? Buna benzer yüzlerce “majör” denilebilecek kırılma anı. Aslında bu durumlar Paralel Evren Kuramı’nın konusu. Yaptığımız, seçimde bulunduğumuz tüm davranışların aksi durumlarının yaşandığı sonsuz sayıda evrenin var olduğunu kabul eden görüş. Mesela ben zorlu bir karar verdim ve eczacılık, kimya mühendisliği arasında kimyayı tercih ettim. Paralel Evren Kuramı’na göre başka evrenlerde eczacıyım gibi..

Dünyanın en büyük, en çok ziyaret edilen müzesi Fransa’daki Louvre Müzesi. Ve o müzenin en nadide eseri Mona Lisa tablosu. Öyle ki müzede sadece Mona Lisa’nın bulunduğu yere yönlendiren işaretler var. Müzenin açılıp kapandığı saatler arasında her daim kalabalıkların, yığılmaların yaşandığı tek yer. Gene Paralel Evren Kuramı’na atıf yapsak ve şunu sorsak: Leonardo Da Vinci, 2. Bayezit’e gönderdiği, içeriğinde Galata’ya köprü yapma isteği bulunan mektuba olumlu cevap alsaydı ve İstanbul’a gelseydi dünyanın en bilinen, en merak edilen, üzerine teoriler üretilen Mona Lisa tablosunu gene yapar mıydı? Yapsa bile o tablo Osmanlı topraklarında kalır mıydı?
Louvre Müzesi insanlık harikası bir yapı olsa da müzede sergilenen çoğu eseri (özellikle Mısır menşeli) göz önüne aldığımızda Fransızlar hırsız ve yağmacı olduklarını da itiraf etmiş oluyorlar. Hoş, onlar ne kadar dalavere ya da zorla o eserleri ele geçirmiş olsalar da, Nasreddin Hoca’nın tersine “ev sahibinin hiç mi suçu yok” diyesi geliyor insanın. İşte İbn-i Sina çağlar ötesinden sesleniyor: “Bilim ve sanat, itibar görmediği toplumları terk eder”.
Fransızların hırsızlığını ve korumacılığını bir tarafa koyarsak, Louvre Müzesi’nde sergilenen özellikle çok eski dönemlere ait eserler, sosyo-psikolojik anlamda “insanı anlamak” için çok değerli bilgiler veriyor. Mesela yaklaşık 3800 yıl öncesinde Hammurabi’nin hüküm sürdüğü Babil’ine ait, İddin-Sin ismindeki bir çocuğun annesi Zinu’ya sitem dolu sözlerin yer aldığı kil tablet.

Tablette şunlar yazıyormuş:
“Zinu hanıma söyle: İddin-Sin şu mesajı gönderiyor. Tanrılar Samas, Marduk ve Ilabrat benim hatırım için seni sonsuza kadar sağlıklı tutsun. Buradaki gençlerin kıyafetleri yıldan yıla daha iyi hale geliyor ama sen benim kıyafetlerimin her geçen sene daha da kötüleşmesine izin veriyorsun. Gerçekten de kıyafetlerimin daha fakir ve daha kötü görünüyor olmasında ısrar ettin. Evimizde yünün ekmek gibi tüketildiği bir dönemde bana kötü kıyafetler yaptın. Babası sadece babamın yardımcısı olan Adad-iddinam’ın oğlunun iki yeni kıyafeti var, sen ise benim için tek bir kıyafet takımını bile sorun ediyorsun.Evlatlık olduğu halde annesi onu seviyor, oysa sen beni doğurdun, buna rağmen beni sevmiyorsun”
Uzmanlar bu tabletin yazıldığı yıllarda özellikle varlıklı ailelerin ve onların maiyetinde çalışanların çocuklarının yatılı okullarda eğitim aldığı bilgisini veriyor. Tablete göre İddin-Sin de yatılı okulda eğitim gören bir genç. Bu tablet annesine gitmiş midir, gittiyse o günün şartlarında nasıl mümkün olmuştur, yoksa bu bir “günlük” müdür, bilgim yok. Ama içerik o kadar aşina ki 3800 yıl öncesinde değil de günümüzde yazılmış gibi. Bugün uzakta olan bir yakınımıza mektup yazsak sanırım çoğumuz: “Evvela selam eder, iyi olmanı Cenab-ı Allah’tan dilerim” tandanslı bir girizgah yaparız. Ya da mektubun sonunda “Allah’a emanet ol” gibi bir cümle ile bitiririz. Yani mektubun bir yerlerinde “ilahi” bir unsur “genellikle” olur. Hemen her çocuk/genç olağanüstü bir durum olmadığı sürece bir giydiğini bir daha giymek istemiyor. Maddi gücü yetersizmiş gibi görünmekten nefret ediyor ve çevresindekilerle arasında mutlaka kıyas yapıyor. İnsanın yaşı kaç olursa olsun habis bir ur gibi içini çürüten “kıyas” laneti demek ki binlerce yıl önce de “temel” özellikmiş. “Yünün ekmek gibi tüketildiği bir dönemde bana kötü kıyafetler diktin” demiş. Anne-baba cimri midir, umursamaz mıdır, İddin-Sin mi abartmıştır bilinmez ama ben burada “ekmek”e takıldım. Bir benzetme yapılmış ve benzetmenin bir ucunda “en fazla tüketilen” nesne olarak “ekmek” kullanılmış. Bugün de “temel besin maddesi nedir” diye sorulsa “ekmek, su” diye sıralarız.
Ve mektubun can alıcı noktası: annesinin kendisini sevmediğini düşünmesi. Ege, ders çalışma konusunda kimi zaman isteksiz davranıyor. Geçtiğimiz hafta sınavları vardı, ne söylediysem bir türlü çalışmaya ikna edemedim. “Tamam o halde seni yatılı okula gönderelim” dediğim anda “Ne kadar kötü annesin” cevabı tokat gibi suratıma çarptı. Tabii ki yatılı okula göndermeyecektim ama bizim kuşağın özellikle erkek çocuklarına anne-babalarının : “okumayacaksan sanayiye verelim” diye tehdit etmesi misali ben de yatılı okul blöfü yapmak istemiştim. Muhtemelen o an tıpkı İddin-Sin gibi onu sevmediğimi düşünmüştü. Bir dönem, her sabah işe gittiğimde Defne bana küserdi, neyse ki onu hallettik 🙂 Demek ki bir çocuk için en büyük korku ya da sevmeme göstergesi “ayrılık/uzaklık”. Ben de çalışan bir annenin çocuğu olarak büyüdüm, ben de mi aynı şekildeydim bilmiyorum. Ama insan anneliği, annesinden değil de çocuklarından öğreniyor. Bu da bana ders oldu ve bundan sonra şaka yollu ya da gözünü korkutmak için de olsa “ayrılık/uzaklık” kartını asla oynamam. Üzerinde düşününce insan esasında hayatının köşe taşlarında “ayrılıklar”la muhatap oluyor ve o ayrılıkları hazmedebildiği oranda olgunlaşıyor. İlk ayrılış: anne karnından ayrılış. Sonra sütten kesme/memeden ayrılış, okula gitme/evden ayrılış, evlenme/yuvadan ayrılış v.s Ebeveyn olmanın birinci görevi çocuklarının bu ayrılışları zarar görmeden atlatmasını sağlamaktır. Mesela psikanaliz üzerine çalışan bütün büyük isimler, bir çocuğun saldırgan tutumunun temel nedenini “memeden ayrılma” dönemine bağlıyor.
Bu kil tablet, hatta buraya bir kere daha büyük bilim insanı Muazzez İmiye Çığ:’ın: “Sümer tabletlerinde ‘bu gençlik nereye gidiyor’ yazısını gördüğümden beri gençleri sorgulamıyorum” sözünü de eklersek, şunu anlıyoruz: teknoloji, bilim, sanat gelişebilir, bununla beraber insanların hayatları kolaylaşabilir ama “öz” itibariyle düşünce yapısında büyük sapmalar gerçekleşmez. Yani mağarada yaşayan ve “ilkel” diye tanımlanan insanın duvarlara resim yapması ile “modern” olduğu söylenilen günümüz insanının instagram’a fotoğraf yüklemesi arasında “düşünce” anlamında fark yoktur.
İyi Pazarlar
1 Comment