Yalnızlığa Gömülen Hayatlar  

Geçtiğimiz hafta İzmir’de yaşanan olay, modern toplumun belki de en acı gerçeklerinden birini gözler önüne serdi. 87 yaşındaki bir kadının, yaşadığı apartman dairesinde cansız bedeninin bulunması bizleri derinden sarsan bir gerçekle yüzleştirdi. Üç yıldan fazla bir zaman önce vefat ettiği anlaşılan kadının, bırakın organları, kemikleri bile görünmüyormuş. Üç yıl boyunca apartmanın içinden geçenler, belki her gün kapısının önünden geçenler, varlığına dair hiçbir şey hissetmemiş. Nihayet kapı açıldığında geriye bir insan değil, sadece kaybolmuş bir “iz” kalmış.  

Bu sadece bir trajedi değil, bir çağın aynası. Japonya’da bu duruma “kodokushi” deniyor: “yalnız ölüm.” Hiç kimsenin fark etmediği, kimsenin yasını tutmadığı ölümler… Apartman dairelerinde, hastane odalarında, bazen kalabalık caddelerin tam ortasında kaybolan hayatlar. Japonya’da kodokushi o kadar yaygın ki, hükümet terk edilmiş bedenleri temizleyen özel ekipler kurdu. Gazeteler her yıl yalnız ölen binlerce insanın istatistiklerini veriyor ama sayılar yetmiyor; çünkü sayıların arkasında hikayeler var.  

Japonya’daki bu yalnız ölümler genellikle toplumun aşırı bireyselleşmesiyle ilişkilendiriliyor. İş hayatı, şehirleşme, teknolojinin insan ilişkilerini dönüştürmesi… İnsanlar arasında görünmez duvarlar var artık. Geleneksel aile yapıları çözülüyor, komşuluk bağları zayıflıyor. Bizim toplumumuzda da apartman hayatı, metropol yorgunluğu derken benzer bir kopuş yaşıyoruz. Eskiden mahallenin bakkalı, kahvesi, berberi herkesin birbirinden haberdar olduğu yerlerdi. Şimdi kimse kimseyi tanımıyor. Bireyselleşmenin getirdiği özgürlük, bazen en büyük hapishaneye dönüşüyor.

Aslında kodokushi modern dünyanın mitolojisidir. Antik çağlarda yaşlılar, topluluklarının en değerli hafızalarıydı. Homeros’un dizelerinde yaşlı bilge Nestor, sözü dinlenen bir rehberdi. Türk mitolojisinde aksakallı dede, toplumun vicdanıydı. Vikingler, yaşlılarını onurlandırmak için Valhalla’ya yakışır kahramanlar gibi uğurlardı. Bugün ise yalnız yaşayan yaşlılarımız, sessiz bir şekilde unutuluyor.  

Bu sadece yaşlılarla sınırlı bir mesele de değil. Gençler de bu görünmezlik girdabına kapılabiliyor. Japonya’da hikikomori olarak bilinen gençler, toplumdan tamamen izole bir şekilde yaşıyor. Kimileri yıllarca odasından çıkmıyor. Kodokushi, yaşlılığa mahsus değil; yalnızlık herkes için bir gölge gibi büyüyor.  

Edward Hopper, Morning Sun (1952)

Kodokushi, modern insanın yalnızlığına dair bir simge gibi. “Yalnız olmak”la, “tek başına kalma”yı karıştırıyoruz sanki. Çünkü yalnızlık artık fiziksel bir durumdan çok, ruhsal bir mesele. Kalabalıklar içinde yapayalnız hissetmek, ekranlara bakarak saatler geçirmek, ‘iletişim’ adı altında yüzeysel bağlar kurmak… Kodokushi’nin temelinde de biraz bu var gibi geliyor bana. Yalnız kalmaya alışmış, bağ kuramayan insanlar… Oysa insanın doğuştan bir topluluk içinde var olmaya ihtiyacı var. Hatta eski çağlardan beri bu böyle. Şöyle düşünelim: avcı-toplayıcı atalarımızdan biri grubundan ayrılıp tek başına yaşasaydı, hayatta kalma şansı ne kadar olurdu? Beynimiz hala bu şekilde çalışıyor aslında. Yalnızlık, insan için bir tür varoluşsal tehdit gibi. Japonya’da intihar vakalarıyla kodokushi arasında bir bağ kuruluyor. Kim bilir işin içinde “fark edilme” isteği, birinin “buradasın” demesine duyulan ihtiyaç var.

Ancak bu hikayenin bir diğer yüzü daha var: Yalnızlık, her zaman istenmeyen bir durum değil. Kimi insanlar, yaşamlarının belirli dönemlerinde bilinçli olarak yalnızlığı tercih edebiliyor. Belki yılların getirdiği yorgunluk, belki çevreyle yaşanan anlaşmazlıklar, belki de sadece huzur arayışı… İzmir’deki kadının hikayesini tam olarak bilmiyoruz. Belki o da kendi tercihiyle çekilmişti köşesine. Belki etrafındakilerin müdahalelerinden, gereksiz sorularından bunalmıştı. Ya da belki de yaşıtlarının birer birer bu dünyadan ayrılışına şahit oldukça, sosyal bağlarını yavaş yavaş koparmayı seçmişti.

Bu trajik olay üzerine düşünürken kendimize şu soruları sormalıyız: Yalnızlık ne zaman bir tercih, ne zaman bir kader? Toplum olarak, bireylerin özerkliğine saygı duyarken, gerçekten ihtiyacı olanlara nasıl ulaşabiliriz? Sanki çözüm, yalnızlığı tamamen ortadan kaldırmak değil, “gönüllü yalnız”lıkla, “zorunlu yalnız”lığı ayırt edebilmekte yatıyor. En azından “yaşlı takip sistemleri”, “mahalle dayanışma ağları”, “dijital komşuluk platformları” gibi organizasyonlar, ihtiyaç duyanlar için bir can simidi olabilir.

Bizim toplumumuzda yaşlılar için “huzurevi” kavramı bile hala tam oturmamışken, şimdi kentlerde yapayalnız yaşayan yaşlı nüfusumuz giderek artıyor. Çocukları başka şehirlere göç etmiş, eşini kaybetmiş, emekli maaşıyla geçinmeye çalışan binlerce insan. Sadece yaş ile de ilgili değil bu durum. Mesela “Türkçede en soğuk, en can yakıcı söz grubu nedir” diye bir soru gelse, ilk vereceğim cevaplardan biri “kimsesizler mezarlığı” olurdu. Ölümün kendisi zaten ürkütücü, bir de yalnız ölüm fikri benim için hem korkunç hem de (h)üzünç bir durum.

Bu kadar yalnızlık içinde belki de tek çözüm, “yeniden hatırlamak”. Birbirimizi gerçekten görmeye çalışmak, bir mesaj atmak, bir selam vermek, bir kapıyı çalmak, bir insanın gerçekten “var” olduğunu hissettirmek… Modern çağ, yalnızlığı hızlandırıyor ama biz hala insanız. Hepimizin bir gün bu hikayenin içinde bir karakter olabileceğini unutmadan yaşamamız gerekiyor.

İyi Pazarlar

2 Comments

  1. Elif, Gec oldu ama guc olmasin dedikten sonra Izmirde tek basina olen kadincagizin drami bircok insanin basina maalesef gelecek. Cunku eski aile baglari yok bir kere ve yaslilar cocuklarindan bagimsiz yasama zorundalar. Ayrica eski komsuluklar da yok oldu ve herkes kendi kabuguna cekilmis durumda. Bu yazin bana universitede ogrencilik yillarimda bana evini acan, Oklahoma da cok sevdigim kocasi Amerikali ve onu Mama diye cagirdigim ismi Helga olan bir hanimi hatirlatti. Universite bitip Kaliforniya da calisirken birgun Helgayi Oklahoma City de ziyaretim sirasinda (esi olmustu o zaman,) sordugum soruya aldigim cevap beni cok uzmustu. Ona “Gecmisten gorustugun kimler var?” diye sordugumda onun cevabi “Kimse yok dedi” “neden” diye sordugumda “Kimse kalmadi ki” oldu cevabi ve ne diyecegimi bilemedim dogrusu. Cunku Helga ve esi cok yardimi seven, Alman Kulubunun baskani ve cok bilinen kimselerdi. Esim ve ben ileriye donuk planlarimizi; insanlarin birbiriyle daha cok iliskileri olan, daha sevecen, daha sosyal ve barisik bir yer olacak, saniyorum bu Avrupada veya Turkiyede olabilir. Tabiki boyle bir yer varsa… Iyi haftalar dilerim. Aydin

    Sent from my T-Mobile 5G Device Get Outlook for Androidhttps://aka.ms/AAb9ysg ________________________________

    Beğen

Yorum bırakın