Kötülüğün kazara ya da zorunluluktan doğduğuna inanmak, kendimizi kandırmaktan başka bir şey değildir. İnsan, iradesi olan bir varlıktır. Dolayısıyla kötülük, bilinçli bir tercihtir. Bahaneler üretmeye, kök nedenler aramaya gerek yok. Tarih, içinde kötülüğü besleyip büyüten ve onu en sistematik haliyle uygulayan insanlarla doludur. Kimi zaman ideoloji kisvesi altında, kimi zaman kişisel çıkar uğruna ama her zaman belirli bir farkındalıkla harekete geçmişlerdir.
Adolf Hitler bunun en net örneklerinden biridir. Bir ressam olarak başladığı hayatında, savaşın ve katliamın cazibesine kapıldığında, içindeki karanlığı bir sanata dönüştürmeye karar verdi. Kendi sözleriyle, Birinci Dünya Savaşı’nda “hayat amacını” bulmuştu. Bu, rastlantı mıydı? Hayır. O, planlı, bilinçli ve soğukkanlı bir şekilde kötülüğü benimsedi. İnsanlar yanıp kül olurken, onun için mesele yalnızca sürecin verimliliğiydi. Kötülük, onun için ne bir zorunluluk ne de bir yan etkiydi; bizzat amaçtı.
Benzer şekilde, Josef Stalin’in milyonları açlığa mahkum eden politikaları, Mao Zedong’un Kültürel Devrim adı altında milyonları ezmesi, Pol Pot’un ülkesinin üçte birini yok eden saplantıları… Bunların hiçbiri bir hatadan ibaret değildi. Hepsi bilinçli, hesaplanmış ve uygulanmış süreçlerdi. Eğer kötülük yalnızca “koşulların ürünü” olsaydı, bu adamlar dönüp de bir an bile şüpheye düşerlerdi. Ama hayır, onlar en soğukkanlı hesapları yaparak, sonuçları en baştan bilerek hareket ettiler.

Francisco Goya’nın “Satürn Oğlunu Yerken” tablosu, insandaki vahşi ve ilkel kötülüğün belki de en çarpıcı görsel ifadesidir. Eser, Roma mitolojisindeki Satürn’ün (Yunan mitolojisinde Kronos), kendisini tahtından edeceği kehaneti üzerine kendi çocuklarını yemesini tasvir eder. Goya’nın bu eseri, 1819-1823 yılları arasında kendi evinin duvarlarına yaptığı “Kara Resimler” serisinin bir parçasıdır.
Bu tablo yalnızca mitolojik bir hikayeyi resmetmekle kalmaz; “iktidarı kaybetme korkusu”nun yarattığı paranoyayı da temsil eder. Satürn’ün gözlerindeki çılgınlık ve oğlunun vücuduna saldırışındaki vahşet, insanın içindeki en karanlık yönlerin dışavurumudur. Bu resim, kötülüğün ne travma, ne eğitim eksikliği, ne de sosyal koşullarla açıklanamayacak, bizzat insanın özünde var olan bir gerçeklik olduğunu hatırlatır.
Goya bu tabloyu yaşlılığında, sağır olduktan ve Napolyon Savaşları sırasındaki işgalin vahşetine tanık olduktan sonra yapmıştır. Bir anlamda, insan doğasındaki korkunç gerçeği kabullenmiş bir sanatçının, kötülüğün çıplak yüzüne bakışını yansıtır.
Stanford Hapishane Deneyi ise kötülüğün ne kadar bilinçli bir seçim olduğunu gözler önüne seren psikolojik bir deney olarak tarihe geçti. Philip Zimbardo’nun 1971’de gerçekleştirdiği bu deneyde, rastgele seçilen öğrenciler gardiyan ve mahkum rollerine ayrıldı. Gardiyan rolünü üstlenenler, birkaç gün içinde güç zehirlenmesine uğrayarak mahkumlara sistematik bir şekilde eziyet etmeye başladı. Bu deney, otoritenin ve fırsatın kötülüğü besleyebileceğini gösterse de, asıl önemli olan nokta, bu gençlerin içlerindeki karanlığı keşfetmeleri ve hiçbir zorunluluk olmadan zalimliğe yönelmeleriydi. Demek ki kötülük, sadece şartların değil, bireyin bilinçli bir tercihinin sonucuydu.
Benzer şekilde, Stanley Milgram’ın ünlü itaat deneyleri de sıradan insanların, sadece bir otorite figürü tarafından yönlendirildiklerinde, başkalarına zarar vermeye ne kadar hazır olduklarını gösterdi. Katılımcıların çoğu, kendilerine söylendiğinde, görünüşte başka bir katılımcıya tehlikeli seviyede elektrik şoku vermeye devam ettiler. Bu, kötülüğün ne kadar kolay tercih edilebildiğini ve vicdanın ne kadar hızlı susturulabildiğini gösterir.
Bugüne baktığımızda da değişen bir şey yok. Kimi insanlar başkalarına zarar vermek için bahaneler aramaz; onlar sadece fırsat kollarlar. Kimi zaman beyaz yakalı bir yönetici, çalışanlarının emeğini sömürerek; kimi zaman bir dolandırıcı, insanların hayallerini çalarak; kimi zaman bir politikacı, yalanlarıyla toplumları manipüle ederek… Ve her seferinde, bunu farkındalıkla yaparlar. İşin en acı yanı, onları durduracak bir şey olmadığında daha da cesur olmalarıdır. Çünkü kötülük, yalnızca bir eğilim değil, aynı zamanda bir stratejidir.
Psikolog Dr. Robert Hare’in “psikopati” üzerine çalışmaları, bazı insanların doğuştan empati yeteneğinden yoksun olduğunu ve toplumsal normları içselleştiremediklerini göstermiştir. Bu kişiler için başkalarına zarar vermek, sadece kendi amaçlarına ulaşmanın bir yoludur ve bunu yaparken vicdan azabı çekmezler. Beyin taramalarında, normal insanlarda duygusal uyaranlar karşısında aktif olan beyin bölgelerinin, psikopatların beyinlerinde daha az aktif olduğu gözlemlenmiştir. Bu bilimsel gerçek, bazı insanların kötülüğü bilinçli olarak seçmelerinin biyolojik bir temelini de sunar.
Modern dünyada kötülük daha da sofistike hale geldi. Eskiden bir diktatör katliam yaparken bunu gizleme gereği duymazdı. Şimdi ise kötülük, diplomasiyle, medya manipülasyonuyla, psikolojik savaş teknikleriyle örtbas ediliyor. İnsanları yavaş yavaş, hissettirmeden eritmek üzerine kurulu bir sistem işliyor. Kötülük sadece kılıf değiştirdi, ama doğası hep aynı kaldı.
Öyleyse ne yapmalı? Öncelikle kötülüğün varlığını ve doğasını kabul etmeli. Onu hafifletmeye çalışan bahanelerden vazgeçmeli. “Ama onun da zor bir çocukluğu vardı” demek, bir katilin suçunu aklamaya çalışmaktan farksızdır. İkinci olarak, kötülüğün bilinçli bir seçim olduğunu bilerek, ona bilinçli bir direnç göstermeli. Çünkü ancak farkındalıkla, hesaplanmış bir iyilik stratejisiyle ona karşı koyabiliriz.
Filozof Karl Popper’ın “hoşgörüsüzlüğe hoşgörü gösterilmemesi” paradoksu bu bağlamda anlam kazanır. Eğer bir toplum sınırsız hoşgörü gösterirse, hoşgörüsüz olanlar tarafından yok edilmeye mahkumdur.
Dünya kötüler için fırsatlarla dolu bir yer. Ancak iyi insanlar yeterince akıllı, kararlı ve cesur olduğunda, kötülük sadece fırsat bulamayan bir gölgeye dönüşür. İşte o zaman, iyilik kazanır.
İyiliğin kazandığı huzurlu bir Ramazan ayı dileklerimle,
Güzel Pazarlar…
1 Comment