İktidar, yalnızca bir ülkenin Devlet başkanını ya da Bakanlar Kurulunu ifade etmez, görünmeyen ama yönlendiren başka tahtlar da vardır. Bunların en sofistike olanı kültürel iktidardır. Siyasal ya da ekonomik iktidarlar, görünürlüğü yüksek ve ani değişimlere açık yapılar olabilir. Oysa kültürel iktidar, derinlere kök salan, yavaş dönüşen ama uzun ömürlü bir kudrettir. Devletler yıkılır, iktidarlar devrilir ama kültürel hegemonya kolay kolay sarsılmaz. Çünkü kültürel iktidar, sadece yönetmek değil; nasıl düşünülmesi, nasıl yaşanması, neyin “değerli” olduğuna dair kararların kim tarafından verileceğini belirlemektir.
Marksist düşüncenin önemli isimlerinden Gramsci’nin fazlasıyla önemsediği “hegemonya” kavramı burada devreye girer: Egemen sınıf, sadece zor yoluyla değil, onay üretme mekanizmalarıyla da iktidarını sürdürür. Televizyon dizileri, romanlar, akademi, moda, sinema, müfredatlar, müzik türleri… Bütün bu alanlar birer hegemonya enstrümanıdır. Örneğin Rönesans dönemi İtalya’sında Medici ailesi, siyasi ve ekonomik güçlerini kullanarak sanat ve bilimde bir altın çağın önünü açmıştır. Ancak bu başarı, yalnızca maddi destekle değil, dönemin yüksek kültür birikimini ve yaratıcı ruhunu kucaklamalarıyla mümkün olmuştur. Fransa’da Sartre’dan Godard’a kadar uzanan sol entelijansiya, yalnızca hükümeti değil, toplumsal tahayyülü de şekillendirmiştir. ABD’de Hollywood, Amerikan yaşam tarzını tüm dünyaya ihraç ederek küresel bir kültürel iktidar tesis etmiştir. İngiltere’de BBC’nin dili bile bir sınıfsal ayrıcalığı kodlar. Kültürel iktidar dediğimiz şey, görünmeden görünür kılmaktır; “doğal” gibi hissettirmektir.
Türkiye özelinde kültürel iktidar meselesi, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren karmaşık bir seyir izlemiştir. Erken Cumhuriyet döneminde devlet eliyle yaratılmaya çalışılan “milli kültür” projesi, ironik biçimde Batılı değerleri benimseyen seküler aydın bir sınıfın doğmasına yol açmıştır. Bu kesim, zamanla kendi meşruiyet alanını yaratarak sanat, edebiyat, sinema ve akademi dünyasında belirleyici konuma gelmiştir. 1980 sonrası dönemde ekonomik liberalleşmeyle birlikte yükselen muhafazakar burjuvazi siyasal iktidarı ele geçirmeyi başarmış ancak kültürel hegemonya hala seküler-sol çevrelerde kalmıştır.
Bu durumun temel nedeni, kültürel iktidarın özünde yatan meşruiyet sorunundan kaynaklanmaktadır. Kültürel iktidar, içeriği ne olursa olsun “otantik”, “bağımsız” ve “eleştirel” bir duruş sergileyebilme kapasitesiyle doğrudan ilintilidir. Siyasal iktidarla organik bağları bulunan kültür üreticileri, bu otantiklik iddiasını yapısal olarak sürdüremezler. Çünkü kültürel alan, kendisini sürekli iktidardan bağımsız olarak tanımlayarak meşruiyetini korur ve bu bağımsızlık iddiası kültürel ürünlerin değerini belirleyen temel ölçüttür.
Kültürel iktidar hala seküler, kentli, batılılaşmış kesimin tekelinde. Yani görünür iktidar ile görünmez iktidar arasında ciddi bir çelişki mevcut. Bu durum, muhafazakar iktidarın en büyük huzursuzluk kaynağı haline geldi. “Biz çoğunluğuz ama kültürel olarak neden görünmeziz?” sorusu, yalnızca bir mağduriyet söylemi değil, bir kompleksin de dışavurumudur. Bu huzursuzluk, çeşitli “kültürel iktidar hamleleriyle” giderilmeye çalışılıyor. TRT dizilerinde tarihi figürlerin abartılı anlatımları, imam hatip kuşağından gelen yazarların devlet destekli edebiyat dergileri, 15 Temmuz gibi toplumsal olayların edebi-mitolojik anlatılara dönüştürülmesi, muhafazakar (özellikle başörtülü kadınların başrolde olduğu) ailelerin ön planda olduğu dizilerin hemen her ana akım kanalda yer alması v.s… Ancak tüm bu çabalar bir türlü sahicilik sınavını geçemiyor. Çünkü kültürel iktidar, sadece sahip olmakla değil, üretmekle mümkündür. Kültürün ruhu; zorlama, sipariş ya da devlet teşvikiyle değil, içsel ihtiyaç, özgürlük ve estetik sezgiyle doğar. Edebiyat devlet bütçesiyle değil, vicdan ve hayal gücüyle yazılır.
İşte bu noktada asıl sorun ortaya çıkıyor: Siyasal iktidar, kültürel iktidar olmak istemektedir ama kültür üretme kapasitesi, estetik derinliği, eleştirel zihniyeti ve çoksesliliği taşıyabilecek damarları tıkanmıştır…

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu Başkanı yani siyasi iktidarın, kültürel iktidarı oluşturmak için kurduğu kadronun başındaki kişi, özellikle Divan Edebiyatı konusunda bilgisine güvenilen, bu alanda çeşitli üniversitelerde dersler vermiş Profesör İskender Pala’dır. İskender Pala, Cuma günü itibariyle “Dolar 3 lira olursa yüzüme tükürün” deyip dolar 40 lira olduğunda hala Cumhurbaşkanının Ekonomi başdanışmanlığını yapmış ve aynı zamanda Türk Telekom’un Yönetim Kurulu’nda yer almış Yiğit Bulut’un vefatının ardından Türk Telekom’un Yönetim Kurulu’na atanmış. Güreşçinin Vakıfbank’a, damadın Ekonomi Bakanlığına, millete gerizekalı diyenin Milli Eğitim Bakanlığı’na atandığı, özel şoförün milletvekili yapıldığı ülkede İskender Pala gibi bir edebiyatçının hiç hakim olmadığı bir alanda görev alması bu iktidar döneminde çok da şaşırılacak bir konu değil. Mesele, İskender Pala’nın “liyakat”ı esas alıp bu görevi reddetmemesi, “ben bu işin ehli değilim” dememesi. Siyasi iktidarın, kültürel iktidarı ele geçirememesinin temel nedeni tam da budur! Kültür iktidarı yaratmak için kurduğun birimin tepe noktasındaki bir kişi bile sıradan sayılabilecek bir makamı kabul etmekten çekinmiyor. Bu anlayışla hangi kültürü hakim hale getirebilirsin?
Yazıyı bir hikayeyle bitireyim:
Zamanın birinde kudretiyle ün salmış bir kral varmış. Günlerden bir gün, sarayında vezirlerine şöyle demiş: “Ülkenin dört bir yanında akıllı, hikmet sahibi bir adamdan bahsediyorlar. Sözü hikmetliymiş, kalbi dinginmiş. Onu sarayımıza çağıralım. Vezirim olsun, devlet işlerinde bana yol göstersin.” Haberci yola düşmüş, bilgeyi bulmuş ve kralın arzusunu iletmiş. Bilge gülümseyerek demiş ki: “Kralımız teveccüh göstermiş. Fakat ben devlet işlerinden anlamam. Tecrübem yok. Özürlerimi kabul buyursun.” Bu cevap krala ulaştığında, kral, bilgenin tevazusuna saygı duymuş ve tekrar buyurmuş: “Öyleyse çocuklarıma ders versin. Geleceğin sultanlarına doğruyu o öğretsin.” Yine haber gitmiş. Bilge bu defa biraz daha mahzun bir ifadeyle yanıt vermiş: “Kralımızın lütfu büyük. Lakin geleceğin sultanlarına yanlış bir şey öğretmekten korkarım. O yükü taşıyamam.” Kral, bu söze de hürmetle eğilmiş. Ama içindeki merak dinmemiş. Son kez haber göndermiş: “Öyleyse sarayımıza gelsin, birlikte bir yemek yiyelim. Yalnızca tanışmak isterim.” Bilge, bu defa da geri duracakken, haberci hafifçe kulağına eğilmiş: “Kralın davetini bir daha reddedersen bu hem ayıp sayılır, hem de suç olur.” Böylece bilge, istemeye istemeye saraya gitmeyi kabul etmiş. Sarayda gösterişli odalar, altın varaklı duvarlar, mücevherli tabaklar arasında ağır ağır yürümüş. Sofraya oturmuş, kırk çeşit yemekten tatmış. Kralın ilgisi ve iltifatı gönlünü yumuşatmış. Ve o gece, sofranın sonunda bilge adam hem vezir olmayı hem de kralın çocuklarına ders vermeyi kabul etmiş.
İnsan makamdan kaçarken erdemlidir ama makama bir kez temas ettiğinde, kaçtığı yerden daha uzağa düşebilir. Yani bilgeliğin erdemi, makamı reddetme iradesinde değil, makamla karşılaştığında onu reddetmeye devam edebilme gücündedir. Basit makamlara bile getirilmeyi başarı zannedenlerle ancak “ortaklık” kurabilirsin, “iktidar” değil…
İyi Pazarlar