Bir gün ormanda araştırma yapan fizikçi, matematikçi, kimyacı, jeolog ve antropolog yağmura yakalanırlar. Hemen yakınlarındaki bir orman evine giderek yardım isterler. Ev sahibi misafirlerini güler yüzle karşılayarak ikram hazırlamak için mutfağa geçer. Bu sırada bilim insanlarının gözüne evdeki soba borusu takılır. Soba yerden bir metre kadar yukarı konulmuş, altına taşlarla destek yapılmış. Kimyacı: “Adam sobayı yükselterek aktivasyon enerjisini düşürmüş, böylece daha kolay yakmayı amaçlamış” der. Fizikçi: “Sobayı yükselterek konveksiyon yoluyla odanın daha kısa sürede ısınmasını sağlamak istemiş” diye yorumlar. Jeolog: “Tektonik hareketlilik bölgesi olduğundan sobanın taşların üzerine yıkılmasını sağlayarak yangın ihtimalini azaltmayı amaçlamış” der. Matematikçi: “Sobayı odanın geometrik merkezine kurmuş, böylece odanın düzgün bir şekilde ısınmasını sağlamış” derken; Antropolog: “İlkel topluluklarda görülen ateşe tapmanın daha soyut biçimi olan ateşe saygı nedeniyle sobayı yukarıya kurmuş” diye değerlendirir. Aralarında böyle tartışırken orman köylüsü içeri girer ve hep birlikte ona sobanın böyle yukarıda olmasının nedenini sorarlar. Adamdan çok manidar bir cevap gelir: “Boru yetmedi!”
Çok bilinen bu fıkraya konu olan durum, aslında içinde yaşadığımız dönemde sıkça karşılaştığımız büyük bir sorundur. Abraham Maslow’un ünlü sözü: “Elinde sadece çekiç olan adama, her sorun çivi gibi görünür” ifadesi tam da burada hayat buluyor. Bilim insanları, bütün meseleleri kendi disiplininin kavramsal çerçevesiyle yorumlamaya çalışırken, farkında olmadan kendi bilgi sisteminin esiri haline geliyor. Kimyacı termodinamik, fizikçi ısı transferi, jeolog tektonik hareketler, matematikçi geometrik optimizasyon ve antropolog kültürel sembolizm üzerinden düşünmek zorunda hissediyor kendini. Uzmanlık, bir yandan derinlik sağlarken diğer yandan dar bir tünelde ilerlemek anlamına geliyor. Bu tünel ne kadar derin olursa, ışığı o kadar az görünüyor.
Yüzyıllar evvel temellendirilmiş, “Occam’ın usturası” diye literatüre geçmiş düşünce şudur: “Gereksiz çoğaltma yapılmamalı”. Başka bir deyişle, herhangi bir durumu açıklayacak en “basit” teori, muhtemelen doğru olandır. Ancak akademik düşüncenin doğası gereği karmaşıklık ödüllendirilir: daha sofistike teoriler, daha çok atıf alır; daha karmaşık modeller, daha prestijli görünür. Bilim insanları yıllarca eğitim alarak karmaşık düşünmeyi öğrenirler ancak bu süreçte “sadeliğin gücü”nü unuturlar. Fıkradaki köylü, hiçbir teorik çerçeveye ihtiyaç duymadan basit bir gerçeği ifade ediyor: boru yetmedi. Ne aktivasyon enerjisi, ne konveksiyon, ne tektonik hareket… sadece malzeme yetersizliği.
Bu anlayış bilimden siyasete, iş hayatından gündelik hayata kadar hayatımızın her alanında etkili oluyor. Solcu, her sorunu eşitsizliğe; sağcı, ahlaki değerlere; liberal, özgürlük eksiğine yorar. Kurumsal şirketlerde “insan kaynakları” için her sorun bir “motivasyon eksikliği”, her kriz bir “iletişim problemi”, her başarısızlık bir “takım çalışması sorunu”dur. Muhasebe departmanında ise şirketin bütün dertleri bütçe yetersizliği, maliyet kontrolüne, harcama disiplinsizliği dolayımında açıklanır. Ekonomist her krizi ekonomiyle açıklar, sosyolog ise toplumsal yapıyla. Yani genel anlamda “mesleki deformasyon” hemen her yerde karşımıza çıkar. Hepsi haklı gibi görünür çünkü her bakış açısının bir gerçekliği vardır. Ama hiçbiri tam gerçeği görmez çünkü hepsi kendi çekicine tutkundur…

Çekiç kullanımının en tehlikeli olduğu alan ise eğitim. Bir dönem her çocuk “hiperaktif” oldu çünkü pedagojinin çekici oydu. Sonra her çocuk özel yetenekli oldu. Sonra her çocuk travma yaşamış oldu. Her yeni teori bir çekiçtir ve uzmanlar o çekiçle bütün çocukları aynı tür çivi sanırlar. Oysa her çocuk farklıdır. Bazısına disiplin lazımdır, bazısına özgürlük, bazısına zaman, bazısına ise sadece kucak… “Çocuğum derslerinde başarısız oluyor, ne yapmalıyım” diye internet üzerinden sorguluyorsun. Bir öğretmen: “Ders çalışma tekniği yanlış olabilir, ona öğrenme stratejilerini öğretmek lazım” diyor. Aynı soru(n) için bir doktor: “Dikkat eksikliği olabilir, mutlaka muayene ettirin” diyor. Beslenme uzmanı: “Omega-3 eksikliği olabilir, balık yedirin ya da takviye alın” diyor. Hepsi haklı gibi görünüyor, hepsi bir şeylere dayanıyor, hepsi kendi alanında uzman. Ama işte sorun da burada başlıyor: Sen artık çocuğunu görmüyorsun, bir “problem” görüyorsun. Ve o problem kaç uzmana soruyorsan o kadar farklı şekilde tanımlanıyor. Herkes sana kendi çekicini uzatıyor, sen de aralarında seçim yapamayıp hepsini deniyorsun. Çocuk vitamin yutarken, terapiye giderken, öğrenme teknikleri çalışırken asıl sorun büyüyor. Sonra öğreniyorsun ki çocuğun, arkadaşlarının önünde öğretmen tarafından azarlanmış. Bu kadar basit. Ama kimse bunu sormadı, çünkü herkes kendi çekiciyle meşguldü…
Modern psikoloji literatüründe “analysis paralysis” yani “analiz felci” olarak bilinen kavram, aşırı düşünmenin karar vermeyi ve gerçeği görmeyi nasıl engellediğini açıklar. Çok fazla seçenek, çok fazla veri, çok fazla teorik çerçeve, zihni felç edebilir. Fıkradaki bilim insanları tam da bu durumun kurbanı: her biri kendi teorik araçlarıyla o kadar meşgul ki, basit bir soruyu sormayı unutuyorlar. Sigmund Freud’un “bazen puro sadece purodur” sözü bu bağlamda anlamlı hale geliyor. Her sorunun/durumun derin, gizli, karmaşık bir açıklaması olmak zorunda değil. Bazen işler göründüğü gibidir. Boru yetmemiştir, o kadar. Çocuğun gayet zeki, öğrenme teknikleriyle sorunu yok, dikkat eksikliği de yaşamıyor, sadece öğretmeniyle problem yaşamış…
Fıkradan hareketle ne yazık ki çoğumuzun dahil olduğu başka bir durum daha var: İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Özellikle entelektüel kimliğini “bilgi” üzerine inşa etmiş kişiler için “bilmemek” bir tehdittir. Bilim insanlarının orman evinde sobayla karşılaşmaları ve hemen açıklama üretmeye başlamaları aslında bilişsel bir savunma mekanizmasıdır. Uzman oldukları alanda konuşarak, kendi yetkinliklerini teyit ediyorlar ve bilgi otoritelerini pekiştiriyorlar. Ancak bu süreçte kritik bir adımı atlıyorlar: doğrudan gözlem ve basit sorgulama. Öncelikle köylüye sorup öğrenmektense, kendi teorilerine sığınmayı tercih ediyorlar. Bu, bence bir kibir değil, hepimizin benzerini yaşadığı, son derece insani bir zaaf: bildiğimizi düşündüğümüz şeylerle var olmak, bilmediğimizi kabullenmekten daha rahat hissettiriyor.
Antik Yunan felsefesinde “sophia” (bilgelik) ile “episteme” (bilgi) arasında önemli bir ayrım vardır. Bilgi, biriktirilmiş enformasyon iken; bilgelik, o bilgiyi ne zaman kullanacağını bilmektir. Yani “bilgin” diye tanımladığımız insanlar sadece akademik seviyede uzman olanlar değil, genel anlamda çok şey bilen kişidir; kütüphaneler dolusu bilgi biriktirir, teoriler geliştirir, kavramları ezberler. “Bilge” ise, az bilse de o bilgiyi ne zaman, nasıl kullanacağını, daha önemlisi ne zaman susup dinleyeceğini bilen kişidir. Tüm bunların yanında bir de hiçbir şey bilmediği halde bilir gibi geçinenler var: “bilgiç”ler.
Kendimi bir sınıfa dahil etmeden, “bilge”lere hayran olmayı, “bilgin”leri takdir etmeyi ama onlar için üzülmeyi,”bilgiç”leri yok saymayı tercih ediyorum:)
İyi Pazarlar
1 Comment