MAHKUMİYET…

Gün, belli bir saati vurduğunda şehirlerin arterleri, devasa bir hapishanenin avlusuna dönüşür. Caddeler, mecburi bir volta alanı; kaldırımlar, betondan örülmüş koğuş duvarları gibidir. Gözler donuk, adımlar mekanik… İnsanlar, yorgun ve tekdüze bir ritimle yürüyen bir mahkum kafilesi gibi ilerler. Prangaları bileklerinde değil, ruhlarının derinlerinde taşırlar. Görünmez hücrelerinin duvarları, düşüncelerinin harcıyla örülmüştür. Onlar, modern çağın “mecburi mahkumları”dır.

Bu mahkumiyeti yaratan, dışarıdaki demir parmaklıklar değil zihnin kıvrımlarına örülmüş, ince ama dayanıklı bir ağdır. Her kafa, binlerce düşüncenin, ertelenmiş hayalin, ödenmemiş borcun ve yarım kalmış cümlenin sıkışıp kaldığı dar bir hücredir. Telaşları, yetişme çabaları, kayboluşları dış dünyaya değil o hücrenin duvarlarına çarpıp geri dönen yankılardır. Kendi benliğinden kaçarken, o hücrenin kapısını daha sıkı kilitler insan.

Bu dalgınlık, aslında bir savunmadır. Toplumsal alanda edinilmiş bir görünmez zırh. Kimsenin kimseye bakmadığı, herkesin kendi iç savaşını verdiği bu kalabalıkta, dalgınlık bir sığınak, bir kaçış biçimidir. “Görülmezlik” bir lüks haline gelir. Utançtan, eleştiriden, zoraki gülümsemelerden korunmanın en pratik yolu. Caddenin anonimliğinde maskeler düşer. Herkesin mahrem kederi ya da anlamsız telaşı kimseyi ilgilendirmez. Bu kayboluşta tuhaf bir huzur, o huzurda da belli belirsiz bir yorgunluk vardır.

Ama yüzler ne kadar donuk olursa olsun, gözlerde hep o titrek telaş yakalanır. Sanki içeride bir yangın vardır da alevi dışarı taşmasın diye her şey sıkıca bastırılır. Algıları çevredeki vitrinlere, gökdelenlere değil kendi içlerindeki karanlık koridorlara dönüktür. Yürürken aslında bir labirentin içinde dolanırlar: çıkışı olmayan, sessiz, düşünceden yapılma bir labirent.

Tam bu noktada, insanı yöneten o görünmez yasa işler. Psikolojinin “kişisel savunma alanı” dediği o daire… Her birey, kalabalıkta kendi çevresine görünmez bir sınır çizer. Bir tür mahremiyet halesi, dokunulmaz bir aura. Tıpkı hapishane avlusunda mahkumların birbirine değmeden volta atması gibi, şehir kalabalığı da bu bilinçaltı anlaşmayla hareket eder. Kimse kimsenin alanına girmek istemez çünkü o temas, o küçücük çarpışma anı, bütün uykuları bir anda bozar.

Ama şehir bazen insana merhamet etmez. Bir sokak daralır, bir köşe sıkışır ve görünmez sınırlar bir anda çöküverir. İki omuz çarpışır, bir anlık sarsıntı yaşanır ve o an, binlerce yıllık bir sır açığa çıkar: İnsan, hala insandır. Zihin hücresinin kapısı gıcırdayarak aralanır, içerdeki karmaşa dışarı sızar, gözler boşalır, dalgınlık dağılır. Ama bu uyanış kısa sürer. Birkaç saniye sonra herkes yeniden kendi hücresine döner, kendi voltasına kaldığı yerden devam eder.

Bu coğrafyada mecaz ile gerçek arasındaki çizgi bir sis perdesi kadar incedir. Dışarısı bir koğuşa benzerken, içerisi çoktan düşünce mahkumlarıyla dolmuştur. İroni, adaletin duvarlarına sarılmış bir sarmaşık gibidir. Biz bu yorgun kalabalığı “mahpus” diye nitelerken, gerçek mahkumlar dışarıda volta atar. İki kişiyi öldürüp hukukun arka kapısından süzülerek çıkanlar, yolsuzluğu, hırsızlığı, cinayeti bir kural gibi yaşayanlar… Onlar, mecazi koğuşun değil, gerçek hayatın serbest bırakılmış tehlikeleridir. Ülke, sanki bir açık cezaevine dönüşmüştür.

Bu artık yalnızca ad(l)i bir tablo değil toplumsal bir ruh halidir. Gerçek suçlular dışarıda elini kolunu sallarken, toplumun vicdanı içeride çürümeye bırakılır. Asıl suç, dalgınlık ya da yorgunluk değil adalete duyulan inancın erozyonudur. Belki de bu yüzden herkes biraz tetikte, biraz tedirgindir. Etrafımızdaki her yorgun silüet, bir gün bize dokunabilecek cezasız bir tehlike midir, kim bilir?

Gün biter, koğuş boşalır. Herkes, bir sonraki zorunlu voltaya kadar hücresine çekilir. Ama o hücre bitmemiş işlerin, ertelenmiş cesaretlerin ve gömülmemiş korkuların gölgesiyle doludur. Sabah olduğunda, güneş siren sesi gibi doğar, caddeler yeniden dolar, kapılar yeniden açılır. Dalgın silüetler kendi iç hapishanelerinin avlusunda aynı yorgun adımlarla volta atmaya başlarlar.

Dünya, büyük ve karanlık bir koğuşa benzer. Duvarları görünmez ama o kadar kalındır ki, hiçbir çığlık dışarı çıkamaz. İnsanlar, kafalarındaki hücrelerde yaşarken, dışarıdaki gerçek suçlularla omuz omuza yürüyor, nefes nefese yaşar. Bu, modern zamanların en çarpıcı, en lirik ve en acı paradokslarından biridir: Hem kendi zihninin, hem de toplumsal çarpıklığın mahkumu olmak. Çifte mahkumiyet… İçeride de mahkum, dışarıda da mahkum. Ve bu volta, bir özgürlük yürüyüşü değil sadece bir zorunlu geçiştir. Yarına ertelenen bir ölümdür, ta ki yol daralıp, çarpışma anı, o kısa süreli ve acı dolu uyanışı getirene dek. Ve sonra gene uyku, gene unutuş, gene hücre…

Belki bir gün birisi durup bakacak etrafa. Görecek… Gerçekten görecek. O zaman anlayacak ki, bütün bu duvarlar, bütün bu hücreler, bütün bu prangalar, aslında hayal. Ama o güne kadar, volta devam edecek. Mahkumlar yürüyecek. Dünya dönecek. Ve koğuş, her sabah yeniden açılacak.

İyi Pazarlar

1 Comment

Yorum bırakın