Bazı kelimelerin ortaya çıkışında etkin olan “ortak akıl”ın izini sürmek, coğrafyalar farklı olsa da benzer kavramları ifade eden kelimelere rastlamak haz veriyor. Mesela İngilizcede “karar vermek” anlamına gelen “decide” diye bir sözcük var. Bu kelimenin aslı Latince ve içindeki “cide”, “öldürmek” manasına geliyor. Yani İngilizcedeki “cinayet” için kullanılan “homicide” ya da “intihar” anlamındaki “suicide”nin içindeki “cide” ile “karar verme”deki “cide” aynı. Bu durumda “karar vermek” için hem mecaz hem de gerçek manasıyla “öldürmek” gerekiyor. Türkçede de benzer bir durum var: bizde aynı anlama gelen kelimenin kökü “kes”. Bir şeyi parçalarından ayırmak, bir anlamda öldürmek için “kesmek” gerekiyor. Bir duruma, davranışa, düşünceye “karar vermek” için de “kesinlik” olmak zorunda. İster İngilizce, ister Türkçe düşünelim, bir karar verdiğinde sadece bir tercihte bulunmuyorsun; diğer tüm ihtimalleri öldürüyorsun. Dil, bize düşündüğümüzden çok daha derin bir gerçeği fısıldıyor: Her tercih, aynı zamanda bir cinayettir…
Yarın 10 Kasım, Atatürk’ü anma günü. Bence anmamız gereken sadece bir ölüm değil, binlerce ölümdür. Çünkü o, yaşarken verdiği her büyük kararla, başka türlü bir Türkiye’yi, başka türlü bir tarihi, başka türlü bir ulusu öldürdü. Saltanatı kaldırdığında, bin yıllık bir geleneğin devam edebileceği bir alternatif evreni boğazladı. Hilafeti kaldırdığında, İslam dünyasının liderliğini elinde tutabilecek bir devletin imkanını da yok etti. Her reform, her devrim, yüzlerce olası geleceğin ölüm fermanı ve aynı zamanda yeni bir başlangıcın doğum sancısıydı. İşte karar vermek budur: Diğer ihtimalleri öldürerek tek bir ihtimalin yaşamasına izin vermek.
Aslında Atatürk’ün hayatını düşündüğümüzde en çok kendisini öldürdüğünü anlıyoruz. 1919’da Samsun’a çıktığında, İstanbul’da rahat bir hayat sürebilecek, padişaha sadık kalabilecek, kariyerini koruyabilecek başarılı ve güvenli bir askeri öldürdü. Çocuk sahibi olabilirdi, olmadı; kendi soyunu devam ettirme olasılığını feda etti. Normal bir aile hayatı yaşayabilirdi, yaşamadı. O hayatı kesti. Uzun, sağlıklı, huzurlu bir ömür sürebilirdi, onu bile yapmadı. O, her sabah uyandığında, görev uğruna kendi kişisel arzularını kurban ettiğini, kendi faniliğini ebediyete dönüştürmek için kişisel hayatını feda ettiğini biliyordu. Tekrar tekrar, her gün, aynı cinayeti işledi. Kendini öldürdü ki, bir ulus yaşasın.

Yaşadığımız dünya bize sonsuz seçenek sunuyor. Her karar, yüzlerce alternatifin ölümü anlamına geliyor artık. Ama biz bu ölülere yas tutmuyoruz. Hızla bir sonraki karara, bir sonraki cinayete geçiyoruz. Kararlarımızın bedelini hafifletiyoruz. Atatürk ise gördü. Biliyordu neyi öldürdüğünü. Osmanlı’yı öldürdüğünü biliyordu. Eski düzeni öldürdüğünü biliyordu. Geleneği öldürdüğünü biliyordu. Ve en önemlisi, en zor cinayetin, yani kendini öldürmenin bedelini biliyordu.
O sabah, 9:05’te bir hayat sona erdi. Ama o hayat zaten yıllar önce Samsun’da, Erzurum’da, Sivas’ta, Ankara’da defalarca ölmüştü. Her büyük kararında bir parçasını öldürmüştü. Yani 10 Kasım, sadece fiziksel bir ölümün yıldönümü değil. Büyük kararların, büyük vazgeçişlerin, büyük cinayetlerin anısıdır. İşte bu yüzden 10 Kasım’da sadece bir ölümü değil, binlerce ölümü anıyoruz. Onun öldürüp tarihin mezarlıklarına gömdüğü bütün alternatif hayatların, bütün olası geleceklerin, bütün karanlıkların, bütün belirsizliklerin üzerine bir avuç toprak atıyoruz. Bu toprak, onun bizim için öldürdüğü tüm hayatların, vazgeçtiği tüm ihtimallerin şahididir!
Sevgi ve minnetle…
1 Comment