SAHTELİĞİN FENOMENOLOJİSİ

Bir uçak kapısında başlar hikaye. Kusursuz, ölçülü, fabrika ayarlı hostes tebessümüyle karşılanırsınız. Gözlerdeki yorgunluk ne olursa olsun, bir makine hassasiyetiyle gerilmiş dudaklar, size bir anlık illüzyon sunar: “Yolculuğumuz boyunca her şey yolunda olacak”. 

Garsonun, en kaba müşteriye dahi sunduğu mükemmel nezaket zırhı, satış elemanının, aslında ne kadar da sıradan olduğunu bildiği ürüne karşı takındığı abartılı, yapay coşku, çağrı merkezi çalışanının telefonda duyduğu serzenişlere, küfürlere karşı sakin kalabilmesi… Günlük hayatımız, bu “profesyonel maske”lerden örülmüş, bitmek bilmeyen bir tiyatro sahnesidir. Bu davranışlar gerçek mi? Hayır. Bunlar, ekonomik çarkların ve toplumsal kabulün bizden talep ettiği, ruhun üzerine giydirilmiş zorunlu kamuflajlardır. Modern yaşam, kendi otantikliğimizi bir kenara bırakıp, bize atanan rolü oynamamızı ister.

Hostes tebessümü, çağımızın en ikonik sembolüdür. O an özel hayatında ne yaşamış olursa olsun, içindeki hangi kasvetle boğuşursa boğuşsun, görevi size mutluluk vaadini satmaktır. Hizmet sektöründe çalışan milyonlarca ruh için bu, her gün ödenen bir bedeldir. Bu durum sosyolojide “duygusal emek” olarak adlandırılır: İnsanlar, gerçek duygularını bastırarak müşteriye veya işverene uygun duyguları sergilemek için bedel öderler. Hostesin tebessümü basit bir nezaket eylemi değil, bir tür alış-veriştir. Kapitalist sistem, insanın en içten hislerini dahi bir metaya dönüştürmüştür. Artık gülümseme, kalpten fışkıran bir duygu değil fiyat etiketi olan, satın alınan bir üründür. Yani uçak bileti satın aldığınızda hostesin tebessümünü de satın almış olursunuz. Çalışan, işini kaybetme korkusuyla kendi gerçekliğini bir kenara atar. Kendi iç dünyasıyla, sergilediği performans arasındaki o devasa boşlukta yabancılaşır. Ne kadar mükemmel oynarsa, o kadar başarılı sayılır.

Satış elemanının coşkusu ise daha da derin bir aldatmacadır. Bu sadece bir performans değil, bilinçli bir manipülasyon sanatıdır. Ürünün mucizevi olmadığını bilen birinin, gözlerinde parlayan o abartılı heves, sadece satış hedeflerinin soğuk ışığıdır. “Bu tam size göre!” çığlıkları, aslında sizin ihtiyacınızı değil, onun mecburiyetini yansıtır. Tüketim toplumu, bizi sürekli olarak “isteme”ye programlamıştır. İnsan, bir tüketen varlık olarak görüldüğünden, manipülasyon bu sistemin doğal dilidir. Ne kadar inanmasak da o yapay coşku, şüphelerimizi bir anlığına susturmayı başarır ve bizi sahte bir arzuya ikna eder.

Bu sahtelik, sadece iş hayatıyla sınırlı kalmaz. Sosyal hayatımız da aynı tiyatronun parçasıdır. Gündelik bir karşılaşmada sorulan “Nasılsın?” sorusunun cevabı, anlık bir düşünmenin değil, sosyal normların otomatik bir tepkisidir. Cevap: “İyiyim.” Oysa belki o gün ruhunuz fırtınalarla savaşıyor ya da bir yıkımın eşiğindesiniz. Ama karşınızdaki, sizin gerçek hikayenizi bilmek istemez, sadece nezaket oyununun kuralına uyulmasını bekler. Biz de bu oyunu sürdürürüz. Yüzeyde kalan, anlamsız bir diyalogla birbirimize sahte bir güven ve yüzeysel bir kabul sunarız. Verilen bir hediyeye abartıyla sevinmek, patronun çok kötü esprisine zoraki gülmek, beğenilmeyen yemeğe methiyeler düzmek… Bunların hepsi, toplumsal uyumun ve kabulün faturasıdır. İlişkilerimizi korumak adına, kendi hakikatimizi gizler, ruhumuzun sesini kısmayı öğreniriz.

Sürekli takılan bu maskeler, insanı zamanla kendi özünden koparır. Performans o kadar uzun sürer ki, kişi artık maskenin altındaki yüzünü unutan bir yabancıya dönüşür. Statü gösterileri, “çok meşgul” pozu ve en çarpıcısı: sosyal medya mutluluğu… Hayatının en zor anlarını yaşayan birinin, dijital evrende yaydığı o ışıltılı, filtrelenmiş imaj, çağımızın sahtelik anıtıdır. Gerçek yaşam değil olmak istenen sanal varlık sergilenir. Bu sahteliğin kökleri, ekonomik baskının yanı sıra, bireyin toplumun kalıplarına sığma çabasında saklıdır. Kendi gerçekliğimizi yaşamak yerine, toplumun istediği, onayladığı birey olmayı seçeriz.

Kurumsal zorunluluk ve toplumsal kabulün dayattığı sahtelik, kendisini en keskin ve dramatik şekilde “siyaset” sahnesinde gösterir. Mesela Milliyetçi olduğunu iddia eden bir partinin lideri, onbinlerce insanın ölümüne neden olmuş, milyonlarca insanın hayatını olumsuz anlamda etkilemiş bir terör örgütünün başı için “kurucu önder” lafını kullanabiliyor ve devletin kendisini “insan” sıfatına koyup görüşmesi gerektiğini savunması ve bu görüşmeye kimse gitmezse gerekirse kendisinin gideceğini söyleyebiliyor… Normalde bu söylem, partiye gönül vermiş, yıllarını bu ideolojiye adamış milyonlarca insan için sadece şaşkınlık değil, ideolojik bir travma yaratması lazım değil mi? Ama ne oluyor, grup toplantısında hepsi birden bu çıkışı ayakta alkışlıyor… İşte burası, sahteliğin en çıplaklaştığı yerdir. O alkışlar, içten bir coşkunun değil, kurumsal itaat yükümlülüğünün dışavurumudur. Siyasi kariyerini, makamını ya da sadece grubun bir parçası olma statüsünü kaybetme korkusu, kişinin gerçek inancını susturur. Çoğu insan, bu eylemi vicdanıyla değil, hayatta kalma güdüsüyle yapar. Orada yükselen alkış sesi, bireysel vicdanın toplu baskı altında nasıl ezildiğinin trajik senfonisidir. Birlik pozu vermek, hizadan çıkmamak, sistemi sorgulamamak adına, akla ve kalbe aykırı olanı onaylama zorunluluğu, modern siyasetin en büyük sahteliğidir. (O salonda bulunup da başkanını ayağa kalkarak alkışlayan bütün partililerin akli ve vicdani melekelerini tamamen kaybettiğine inanmıyorum ya da inanmak istemiyorum)

Ekonomik sistemin dayattığı maskeler ne kadar acıysa, siyasi sistemin dayattığı zorunlu alkışlar da o kadar dehşet vericidir. Çünkü bu, sadece bir ürün satışı değil ideolojinin, ruhun pazarlığıdır…

Modern hayat, ekonomik sistemin dayattığı metalaşma, toplumsal normların emrettiği uyum baskısı ve siyasi zorunlulukların yarattığı “mecburi performanslar” içinde bizi sürekli bir sahtelik tiyatrosunda tutar. Bu maskeler, bireyin kendi özünden kopar, vicdanını susturur ve toplumsal bağları yüzeyselleştirir.

İşte tam da burada, o yakıcı soru belirir:

Bu maskeleri çıkarma cesaretini gösterebilecek miyiz? Yoksa, sahtelik, modern insanın doğal bir yaşantısı haline mi geldi?

İyi Pazarlar

1 Comment

Yorum bırakın