UNUTMAK İYİLEŞTİRİR (Mİ?)

İş arkadaşlarımla her ay ortak bir kitap okuyup üzerinde konuşuyoruz. Bu ay Ahmet Ümit’in “Yırtıcı Kuşlar Zamanı” adlı kitabı okuduk. Kitabı anlatacak değilim ama bir yerde ana karakter: “Unutmak iyileştirir” diye bir söz söylüyor. Doğru mu bu söz, birlikte düşünelim istedim.

Bellek bir hazine sandığı değil, bir yaradır bazen. Her şeyi hatırlayan bir insan, her şeyi taşıyan bir mahkumdur. Geçmişin ağırlığı omuzlarında, her adımı biraz daha zorlaşır, her nefesi biraz daha sığlaşır. Unutmak pasif bir zaaf değil, aktif bir erdemdir. Yaşamın akışına katılabilmek için, bazı anıları denizin dibine bırakmalıyız, taşlaşsınlar, mercan olsunlar, ama bizi yukarıda, ışıkta tutmasınlar.

İyileşme bazen silmekle başlar. Kırgınlığı, ihaneti, acıyı sürekli çiğnemek, yarayı her gün yeniden kaşımaktır. “Bellek” o zaman bir işkence aletine dönüşür; “geçmiş”, bir hapishaneye. İnsan ne kadar hatırlarsa o kadar kölesi olur: olayların, insanların, kelimelerin. Oysa unutmak, zincirleri kırmaktır. Geçmişe değil, şimdiye ait olmaktır. Yarına doğru adım atabilmek için, dünü omuzlarımızdan indirmeliyiz.

Ama unutmak ihanet midir? Sevdiklerimizi, yaşadıklarımızı, bizi biz yapan anıları silmek, kendimize mi ihanet etmektir? Belki. Ama bazen ihanet etmek gerekir, kendimize değil, acıya. Zehirli bir aşka, yıkıcı bir düşünceye, bizi tüketen bir öfkeye. Her anıyı korumak sadakat değil, mazoşizmdir. Seçici unutkanlık ise, hayatta kalma içgüdüsüdür. İyileşmek istiyorsak, neyi hatırlayıp neyi unutacağımızı seçme cesaretini göstermeliyiz.

Psikoloji bunu bilir: travma, unutulamayan detayda yaşar. Bir koku, bir ses, bir dokunuş ve insan yıllar öncesine fırlatılır, sanki zaman hiç geçmemiş gibi. Beyin o anı taze tutar, ilk günkü gibi canlı, ilk günkü gibi acı veren. İyileşme burada mümkün değildir. İyileşme, o anıyı bulanıklaştırmakta, uzaklaştırmakta, sonunda silikleştirmektedir. Unutmak, travmanın en güçlü panzehiridir.

Freud tüm meseleyi buraya bağladı: “Bastırılmış anılar, semptom olarak geri döner”. Ama Freud bir noktada yanılıyordu. Sorun bastırmak değil takılı kalmak. Anıyı bastırmazsınız, sindirirsiniz. Tıpkı yemek gibi. Eğer bir lokmayı yutamadan durmadan çiğnerseniz, sindirimi engellersiniz. Bırakacaksınız, yutacaksınız, bağırsaklar işini yapacak. Sonra o besin kana karışacak, size güç verecek. Anılarla da böyle olmalı. Yaşayacaksınız, sindireceksiniz, unutacaksınız.

Unutmak, affetmeye benzer. Affetmek unutmak değildir elbette ama unutmak, affetmenin organik sonucudur. Gerçekten affettikten sonra, zamanla o acı silikleşir, bulanıklaşır, önemini yitirir. Kırılma anı bir zamanlar keskin bir cam parçası gibiyken, yıllar sonra körelir, dokunsan bile kanatamazsın. Bu dönüşüm, iyileşmenin kendisidir.

İbn-i Sina’nın bin yıl önce yaptığı deneyi düşünün. İki kuzu, aynı kafeste, aynı yemle, aynı koşullarda. Tek fark: yan kafesteki kurdu sadece kuzulardan biri görebiliyor. Aylar sonra İbn-i Sina kafese döndüğünde, kurdu gören kuzu çelimsizleşmiş, zayıflamış, hastalanmış. Bir süre sonra da ölüyor. Diğer kuzu ise sağlıklı ve güçlü. Kurt hiçbir kuzuya zarar vermedi çünkü cam vardı aralarında. Ama biri kurdu gördü, biri görmedi. Görmek yetti. Sadece bilmek, sadece farkında olmak, öldürdü. İşte travmanın gerçek gücü budur. Tehlike fiziksel olarak orada olmasa bile, zihinsel olarak orada olması yeter. Biz de kurdu gören kuzu gibiyiz bazen. Yanımızdaki kurt belki çoktan gitmiştir ama biz hala onu görüyoruz, hala korkuyoruz, hala ölüyoruz. Çünkü unutamıyoruz.

Öte yandan, tamamen unutmak da bir tür ölümdür. Hafızasını kaybeden insan, kimliğini de kaybeder. Geçmişsiz bir varlık, köksüz bir ağaç gibidir, rüzgarın estiği yöne savrulur. Devamlılık duygusunu, kendilik bilincini ancak bellek sağlar. O halde sorun unutmanın kendisi değil, unutmanın dozudur. Zehir ile panzehir arasındaki ince çizgi. Neyi saklayıp neyi bırakacağımızı bilmek, bir sanat işidir.

Kültürel bellekte de aynı gerilim vardır. Toplumlar, acılı geçmişlerini nasıl taşımalıdır? Soykırımları, savaşları, mezalimi unutmak affetmek midir, yoksa sorumluluğu terk etmek midir? Belki cevap, hatırlamakla unutmak arasında bir denge kurmaktır. Dersi almak ama acıyı sürekli yaşamamak. Geçmişi tanımak ama mahkumu olmamak. Tarih kitaplarında saklayıp günlük yaşamın her anında taşımamak.

Sonunda her şey dengeye döner. Ne her şeyi unutmak, ne de her şeyi hatırlamak. Seçici, bilinçli, şefkatli bir unutuş. Kendimize ve başkalarına karşı merhametli olmak adına, bazı sayfaları kapatmak. Kitabın geri kalanını okuyabilmek için. Çünkü hayat sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir; yaşanacaklardan, şimdi yaşanmakta olanların da toplamıdır…

Ve unutmak, “şimdi”nin kapısını aralamaktır…

İyi Pazarlar

1 Comment

Yorum bırakın