MUTLULUK KORKUSU/NEŞE PARANOYASI

Gülmek, çoğu zaman masum bir refleks gibi görülür. Oysa toplumsal hafızada fazlasıyla yüklü bir eylemdir. Modern tıp, gülmenin stresi azalttığını, bağışıklığı güçlendirdiğini, insanı hayata bağladığını söyler. Ama toplumlar gülmeye bu kadar olumlu bakmaz. Çünkü gülmek yalnızca bir duygu boşalması değil aynı zamanda “şu an iyiyim” deme cesaretidir. İşte asıl rahatsızlık burada başlar. Mutlu insan, manipülasyonun en büyük düşmanıdır. Mutlu birine korku satamazsın, vaatte bulunamazsın, sürekli bir tehdit anlatısı kuramazsın. Bu yüzden birçok ideoloji, din yorumu ve kültürel kod, doğrudan mutluluğu hedef alır. Gülme bunun sadece en görünür, en “yakalanabilir” halidir. Kahkaha atan insan, o an için otoriteye ihtiyaç duymadığını ilan eder. Kendi başına mutlu olabileceğini keşfeder. Ve bu keşif, kontrol mekanizmalarının temeline dinamit yerleştirmek gibidir.

Dinlerin tarihine bakıldığında bu durum şaşırtıcı değildir. İslam’da aşırı gülme “kalbi katılaştırır” denir. Bazı yorumlara göre kahkaha atmanın “mekruh” olduğu söylenilir. Mesela sigara içmek de mekruhmuş. Yani düz mantıkla sigara içmekle, kahkaha atmak benzer şekilde zararlı eylemler olarak kabul ediliyor. Ne kadar anlamlı acaba? İmam Azam “hayatımda bir kere güldüm, sonra da pişman oldum” demiş, Melek Mikail’in hiç gülmediğine inanılmış v.s Sadece İslamda değil, mesela Hıristiyanlıkta Orta Çağ boyunca neşe dünyevi ve tehlikeli sayılmış, “çilecilik” yüceltilmiştir. Keşişler kendilerini dövmüş, oruç tutmuş, dünya zevklerinden kaçınmışlardır. Tüm bu anlatılar, aslında bir ideal insan modeli çizer: Ağırbaşlı, hüzünlü, dünyadan uzak, sürekli ahireti düşünen bir figür. Peki bu ideal kimin işine yarar? Tabii ki mutluluğu piyasalaştıran, kurtuluşu satan, cenneti pazarlayan yapıların.

Türkiye’de bu mutluluk korkusu, özellikle her yıl yılbaşı yaklaşırken “dinci” çevrelerce yeniden görünür hale gelir. Takvim bahanedir; mesele eğlencedir. Yemek, müzik, dans, kahkaha… Yani insanların birlikte mutlu olması. Yılbaşı karşıtlığı, “Hristiyan bayramı” söylemiyle paketlenir ama gerçek rahatsızlık başka yerdedir: İnsanlar dini bir otorite olmadan, fetva beklemeden, organize olmadan eğleniyor. Kendi başlarına mutlu olabiliyorlar. İşte bu, kontrol mekanizması için varoluşsal bir tehdittir. Çünkü mutlu bir kalabalık, korkutulması en zor kalabalıktır. Buna hemen bir alternatif sunulur, uydurma bir “anma” etkinliği ortaya çıkarılır. Mesela Peygamberin doğumu için Hicri Takvim baz alınarak “mevlid kandili” kutlaması yapılırken bir de Miladi Takvim üzerinden “Kutlu Doğum Haftası” diye bir şey icat ettiler. Gerekçenin 23 Nisan’a alternatif bir etkinlik çıkarma arzusu olduğu bence çok açık. Hatırlarsınız bir Cumhurbaşkanımız vardı ve ne zaman ulusal bayram olsa hastalanır, Anıtkabir’e gitmezdi. Ne hikmetse bayramın ertesi günü sapasağlam ayakta olurdu. “Alternatif Cumhurbaşkanı” işte 🙂 Neyse konuyu dağıtmayayım, yılbaşının alternatifi bir dönem Hicri Takvim’in başlangıcına atıfla Mekke’den Medine’ye yapılan hicretti. Bu sene Gazze için gösteri yapıldı. (Buraya geniş bir parantez açmak istedim. Filistin konusuna girmeyeceğim, tabii ki vicdan sahibi her insan dünyanın neresinde olursa olsun özellikle sivillerin hedef alındığı her türlü savaşa, çatışmaya karşıdır. Ama Filistin dinci çevrenin çok geç keşfettiği ve propagandası kolay bir alan olduğu için karşıt söylemleri samimi gelmiyor. Mesela “68 kuşağı” diye bilinen solcuların çoğu Filistin kamplarına gitti, eğitim aldı hatta bazıları İsrail’e karşı savaşıp öldü. Aynı yıllarda sağcı diye bilinen kesimin Filistin ile uzaktan yakından ilgisi yoktu. Dinci cenahın Filistin sevdası çok yakın tarihlerde başlamıştır. “Gazze’de insanlar ölürken eğlenmeyi nasıl içinize sindiriyorsunuz” diye veryansın edip sanki başka bir gün yokmuş gibi 1 Ocak’ta gösteri yapan kişilerin arasına girip “Hadi gel Filistin’e savaşmaya gidelim” desen, özellikle Almanya’da yaşayıp da “ülkenizin kıymetini bilin” diyerek mevcut hükümeti öven ama kendilerine “madem orada mutsuzsun ve Türkiye’yi dört başı mamur bir yer zannediyorsun gel burada yaşa” dendiğinde “kurulu düzenimiz var, yoksa gelirdik” diyenler gibi yan çizerler. Mesela yıllardan beri Suudi Arabistan, Yemen’deki insanların ölümüne sebep oluyor. Orada ölenler de mazlum, orada ölenler de Müslüman. Bir kere bile “Yemen’deki katliama son” diye kitlesel bir protesto yapıldı mı, hayır…)

Türkiye’de pek çok kız çocuğu daha küçük yaşlardan itibaren şunları duyar: “Çok konuşma”, “Yüksek sesle gülme”, “Gülme, ayıp”, “Kız kısmı öyle kahkaha atmaz.” Bu cümleler yalnızca davranışı değil, duyguyu terbiye etmeye yöneliktir. Bir çocuğa “gülme” demek, ona “fazla var olma” demektir. Erkek çocuklar da benzer baskılara maruz kalır ama kadınlar için bu yasak çok daha katı, çok daha içselleştirilmiştir. Çünkü ataerkil sistemin temel kaygısı, kadının özgür iradesini kırmaktır. Ve özgür irade, mutlulukla beslenir. Başka telkinlerde de bulunulur elbette: “şort/kısa etek giyip sokağa çıkma (hatta “hamileyken sokağa çıkmayın diyen” dini liderler bile var), “sokakta sigara içme”, “sakız çiğneme”, “kimseye adres sorma” v.s Bunlar hep görünür alanla ilgilidir. Ama gülmek içerden gelir. Bir kadına “yüksek sesle gülme” demek, onun bedenini değil, neşesini denetlemek demektir. Bu artık ahlak değil, düpedüz bir mutluluk düşmanlığıdır. Çünkü gülen kadın kontrolsüzdür, öngörülemezdir, korkusuzdur. Gülme yasağı, aslında “var olma yasağı”nın örtülü halidir. Kadın sessiz olmalı, gölge gibi hareket etmeli, kendi varlığını sürekli küçültmelidir. Kahkaha atan kadın ise alan kaplar, dikkat çeker, görünür olur. Ve bu, ataerkil düzen için kabul edilemez bir durumdur. Bir mekanda yüksek sesle gülen kadın dikkat çeker, gözler onun üstüne dikilir, belki kimi erkeğin içinden “bu kadın ahlaksız” diye geçer ama aynı kadın, aynı mekanda birisinden dayak yese, taciz edilse aynı kişiler kayıtsız kalıp kafasını çevirir. Trajedi mi, ironi mi siz karar verin.

Toplumda makbul olan kadın profili tesadüfen “sessiz”, “ölçülü”, “ağırbaşlı” değildir. Kahkaha atan kadın “hafif”, gülen kadın “fazla rahat”, mutlu kadın “sorunlu” ilan edilir. Aynı kahkaha bir erkekte “özgüven”, bir kadında “ahlaksızlık” sayılır. Buradaki mesele ses değil, özgürlüktür. Çünkü özgür kadın, sistemi sorgulamaya başlayabilir. Evlenme yaşını, çocuk sayısını, rolünü, kısıtlamalarını sorgulayabilir. Mutlu olmak, eksik olmamak demektir. Eksik olmayan kadın ise erkeğe, imama, kocaya, babaya muhtaç değildir. Bence asıl korkulan da budur.

İşte bu noktada benim “smilephobia” diye uydurduğum “gülme korkusu” ya da daha genel ifadeyle “mutluluk korkusu”, bireysel bir psikolojik durum olmaktan çıkar; örgütlü bir kültüre dönüşür. Cherophobia (çerofobi) gibi “mutlu olmaktan korkan insan” değil “mutlu insandan korkan sistemler” vardır. Gülmek yasaklanamaz ama küçümsenebilir. Mutluluk yok edilemez ama suçlulukla zehirlenebilir. “Gülerken birileri açlıktan ölüyor”, “Eğlenirken Filistin yanıyor”, “Neşelenirken ahiretini unutuyorsun” gibi söylemlerle insanın mutluluğu sürekli bir utanç duygusuna bağlanır. Sanki mutlu olmak, dünyanın acılarına kayıtsız kalmak demektir. Oysa gerçek tam tersidir: Mutlu insan daha güçlüdür, daha dayanıklıdır, daha adil olmaya daha fazla enerji ayırabilir. Mutsuz, ezik, korkmuş insan ise ancak kendi hayatını idame ettirmeye çalışır. Ama sistem bunu bilir ve yine de mutluluğu suçlar. Çünkü amaç yardımlaşma değil, kontrol altında tutmaktır.

Bana göre en büyük itaatsizlik, bazen ne slogan atmaktır ne de bağırmak… Sadece gülmektir. Yüksek sesle, izinsiz ve hiçbir şeyden korkmadan. Aziz Nesin mi, Nazım Hikmet mi yoksa başka biri mi bilmiyorum ama kim söylemişse sözlerinden öpüyorum:  “Gülümsemek; adaleti bozuk düzene, sessiz bir küfürdür, gülümseyin”

İyi Pazarlar

Yorum bırakın