FIRILDAK SİYASETÇİLER ve İLKESİZ PARTİLER

Bilimsel olarak şunu biliyoruz: İnsan beyni yirmi beş yaşlarından sonra artık eskisi kadar esnek değildir. Prefrontal korteks olgunlaşır, nöral yollar derinleşir, alışkanlıklar beton gibi sertleşir. Otuz beş-kırk yaşına geldiğinizde, temel dünya görüşünüz büyük ölçüde şekillenmiştir. Elbette istisnalar vardır. Travmatik yaşam deneyimleri, uzun süreli yeni sosyal çevreler, derin kişisel krizler insanı dönüştürebilir. Ama bunlar “olağanüstü durumlar”dır. Normal şartlarda elli yaşındaki bir insan, gençliğinden beri kabul ettiği ama sonrasında belki yumuşattığı, belki nüans kattığı ama öz itibariyle değiştirmediği inançlarında, değer yargılarında, dünya görüşünde sapma göstermediyse, son nefesine kadar kendisinde değişim gözlenmez.

Burada önemli bir kavram üzerinde durmak gerekiyor: “muhafazakarlık”. Muhafazakarlık, bizde dini soslu, başörtüsü-namaz-oruç eksenli bir şey gibi algılanıyor. Seküler yaşam tarzına sahip insanlar kendilerine asla “muhafazakar” demezler. Oysa muhafazakarlığın kökü “hafıza”dadır yani korumak, saklamak. Ve gerçek şu ki: Her insan kırk yaş sonrası muhafazakar olur. Kırklı yaşlara geldiğinizde, o güne kadar öğrendiklerinizi, gördüklerinizi, deneyimlerinizi korur ve saklarsınız. Damak tadınız sabitleşir artık yeni mutfaklar denemek yerine, bildiğiniz lezzetleri tercih edersiniz. Müzik zevkiniz oturur, yeni bir ses keşfetmektense bildiğiniz kişileri dinlersiniz. Tüketim alışkanlıklarınız kristalleşir. Kırk yaşından sonra sigaraya başlayan kaç kişi duydunuz? Ya da alkole? Belki birkaç istisnai örnekler… Hemen siyasi örnek ile düşüncemi genişleteyim: Türkiye’de esasında en muhafazakar olması gereken parti hangisidir? Cevap net: CHP. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu partisidir. O kuruculuğu, o mirası kısaca Cumhuriyet’in temel değerlerini muhafaza etmesi beklenilir.

Yani orta yaş ve sonrası, istikrar dönemidir. Kişilik testlerinde puanlar sabitleşir. Siyasi tercihler sağlamlaşır. Değerler hiyerarşisi oturur. İnsan artık “kim olduğunu” bilir. Bu yüzden ömrünün büyük bir kısmını sosyalist doktrin ile geçirmiş birinin kapitalist olması ya da bir milliyetçinin ulus-devlet karşıtı bir enternasyonalist haline gelmesi neredeyse olası değildir.

Türkiye’nin siyasi tarihinde milletvekillerinin, belediye başkanlarının parti değiştirmesi eskiden beri sıklıkla yaşanan bir durum. Bülent Ecevit’in Güneş Motel Olayı, “fırıldak” diye lakap takılan Kubilay Uygun gibi bir dönemde 6-7 parti değiştiren siyasetçiler… Gençliğinde MHP saflarında kurt işareti yapıp “ülkücü hareket”in ideallerini göğsünde taşıdığını söyleyen, yıllarca bu kimlikle siyasi arenada yer almış siyasetçi, bir sabah uyanıyor ve CHP rozetini takıyor. Daha dün “sosyal demokratların bu ülkeye verdiği zararları” anlatırken, bugün “neden sosyal demokrasi ile yönetilmiyoruz” çığlığı atıyor. Ya da tam tersi: CHP’de yıllarca “laiklik nöbeti” tuttuğunu iddia eden biri “CHP bölücülerle iş yapıyor” deyip bir anda AKP’nin saflarına katılıyor. Kimisi daha da abartıp CHP’den ayrıldıktan sonra AKP’ye geçip “İki başkomutan vardır: biri Gazi Mustafa Kemal Paşa diğeri de Recep Tayyip Erdoğan” diyebiliyor. (Yeri gelmişken, özellikle umutlarımızın mahvolduğu o son seçim döneminde bu sayfada Kemal Kılıçdaroğlu eleştirisi yaptığımda beni topa tutan, doğru aday olduğu iddiasında bulunup yaptıklarını onaylayan, “şimdi eleştiri zamanı değil” diye akıl veren herkese sevgilerimi sunuyorum. %0.1 bile oy alamayan partilere sırf altılı masada adaylığına ses çıkarmasınlar deyip hoyratça dağıttığı milletvekilleri birer birer AKP’ye katılıyor. Sonra da hep beraber AKP seçmenini “koyun” v.s diye aşağılıyoruz. Acaba kendi zekamıza fazla mı değer veriyoruz? Şu geçişlerin olacağını öngörememek gerçekten aptallık. Evet koyun değiliz ama kuzu kuzu gidip oy verdik. Hiç kimse: “o dönem öyle olması gerekiyordu” ya da AKP ağzıyla “aldatıldık, kandırıldık” demesin. Şimdi CHP içindekiler günah çıkarıyor, neymiş efendim CHP’den AKP’ye geçen bu Mersin milletvekili aslında suç makinasıymış, listeye eklenmesin denmiş, Kılıçdaroğlu’nun adamıymış ve zorla koydurmuş v.s Sanki Kılıçdaroğlu’nun adaylığına ses çıkarmışlar gibi, sanki Kemal Kılıçdaroğlu aday olduğunu açıklayıp partisinin grup toplantısında konuşma yaptığında duygulanıp gözyaşı dökenler şimdiki yönetimde değillermiş gibi. Neyse…)

Şimdi soru şu: İnsan orta yaştan sonra temel inançlarını değiştirmiyorsa, bu siyasetçiler ne yapıyor?

 

Birinci ihtimal: Bu insanlar hiçbir zaman milliyetçi, sosyal demokrat, muhafazakar, liberal değillerdi. Sadece koltuk peşinde koşan, hangi partideki sandalye boşsa oraya oturan fırsatçılardı. İnançlarını değil sadece maskelerini değiştirdiler.

İkinci ihtimal: Gerçekten inandıkları değerler vardı ama iktidar, menfaat, güvence karşısında bunları sattılar. Yıllarca savundukları fikirleri, bir gecede koltuğun garantisi için terk ettiler.

Bu milletvekilleri, belediye başkanları, il genel meclisi üyeleri seçilirken nasıl seçildiler?

Bir insan sandığa gidip oy kullandığında, aslında kime oy veriyor? Çoğu seçmen, o zatın adını bile bilmez. Oyunu partiye, o partinin temsil ettiği değerlere, o çizgiye verir. CHP rozeti taşıyan biri seçiliyorsa, seçmen CHP’ye oy vermiştir. MHP’li biri kazanıyorsa, seçmen MHP’nin milliyetçi çizgisine oy vermiştir. Şimdi bu milletvekili parti değiştirdiğinde ne oluyor? Seçmenin oyunu çalıyor. Açık ve net. O oy, yeni partiye verilmemişti. O oy, yeni partinin temsil ettiği değerlere verilmemişti. Ama şimdi o oy, seçmenin iradesi dışında, başka bir yerde kullanılıyor. Bu bir tür “siyasi dolandırıcılık”tır.

Burada bir şeyi çok net koyayım: Ben takım tutar gibi parti tutulmasını savunmuyorum. Bir siyasetçi, partisinde yolsuzluklar görürse, ideolojik sapmalar tespit ederse, yönetimle ciddi fikir ayrılıklarına düşerse elbette partisinden ayrılabilir. Ama asıl mesele şu: Eğer partinden ayrılacaksan, bunu sana oy vermiş insanlara açıklamak zorundasın. “Şu şu nedenlerle bu partiden ayrılıyorum” demelisin. Hesap vermelisin. Ve eğer yeni bir partiye katılacaksan, o partinin seninle aynı temel değerleri paylaşması, aynı çizgide olması gerekir. Ama ideolojik olarak 180 derece karşında duran bir partiye geçmenin hiçbir politik izahı yoktur.

Ama bir dakika. Bu pislikte sadece parti değiştiren siyasetçiler mi var? Hayır. Belki daha büyük suçlu, bu fırıldakları içine alan partilerdir. Neden partiler bu geçişleri kabul ediyor?

Cevap basit ve iğrenç: Nicelik…

Mecliste bir koltuk daha, belediyede bir oy daha, il genel meclisinde bir el daha. Çoğunluğu sağlamak için, iktidarı korumak için, gücü artırmak için ilke feda edilir, değer satılır, ideoloji çöpe atılır.

Partiler, bu insanların fırıldak olduğunu biliyorlar. Dün kendilerine küfrettiğini, kendi değerlerine saldırdığını, kendi seçmenlerini aşağıladığını biliyorlar. Ama umurlarında değil. Çünkü o “insan” artık bir sandalye, bir rakam, bir araç.

İşte asıl midesizlik burada başlıyor. Parti, ideolojik bir oluşumdur. Bir değerler sistemi üzerine kurulmuştur. Siyasi bir çizgisi vardır. O çizgiyi korumak, o değerlere sadık kalmak, partinin en temel sorumluluğudur. Eğer bir parti, dün o çizgiye saldıran birini bugün “hoş geldin” diyerek kucaklıyorsa, o parti zaten o çizgiye inanmıyordur.

Bu yüzden fırıldak siyasetçi kadar hatta daha fazla, o fırıldağa dolaşım imkanı veren partiler suçludur. Onlar, sistemin çürümesinin aktif ortaklarıdır.

Yazıyı, bitmek üzere olan kitabımdan bir alıntı ile sonlandırayım: Siyaset, bir “koltuk” daha kazanmak için bir “omurga” daha kaybetme sanatı haline gelmişse; orada “Meclis” değil, “pazar” kurulmuştur!

İyi Pazarlar

1 Comment

Yorum bırakın