İnsanlığın en büyük yanılgılarından biri, “zeka”yı her an tetikte olan bir “açık yakalama mekanizması” sanmasıdır. Oysa gerçek anlamda anlamak, anlatmak ve en önemlisi hissetmek için insanın kendine tanıması gereken en önemli hak bana göre “aptallık hakkı”dır. Modern insan, zeki görünme çabasının ördüğü o soğuk parmaklıklar ardında, hayatın büyüsünü analiz ederek öldüren bir gardiyana dönüştü. Yanlış anlamaları sıfırlamanın, bir fikrin özüne inmenin, bir sanat eserinin ruhuna dokunmanın yegane formülü, zihni o kibirli “bilme” halinden kurtarıp saf bir aptallığa teslim etmektir. Ama burada kastettiğim aptallık, bilgisizlik ya da yetersizlik değil; tersine, bir tür radikal açıklık hali. Bildiğimizi bilmiyormuş gibi yapabilme, dünyayı ilk kez görüyormuşçasına bakabilme becerisi.
Bir şeyi anlatmanın en yüksek mertebesi, onu “aptala anlatır gibi” anlatmaktır. Bu, muhatabını küçümsemek değil, aksine fikri tüm süslerinden, teknik bariyerlerinden ve egonun ağır yüklerinden arındırıp çıplak bırakmaktır. Karmaşıklığın arkasına saklanmak kolaydır; zor olan, hakikati en saf ve en savunmasız haliyle ortaya koyabilmektir. Bu sadeleşme, anlatıcının konuya olan mutlak hakimiyetinin bir kanıtıdır. Ancak bu şekilde, kelimeler birer silah olmaktan çıkıp birer köprüye dönüşür. Einstein’ın büyüklüğü karmaşık formüller üretmesinde değil görelilik teorisini asansörler ve trenlerle anlatabilmesindeydi.
Aynı şekilde, dinlemek de bir “aptal” gibi gerçekleştirilmelidir. Çoğumuz karşımızdakini dinlerken aslında kendi zihnimizdeki cevapları parlatıyor, söylenenleri kendi kalıplarımıza büküyoruz. “Aptal gibi” dinleyen bir zihin ise boştur; önyargısızdır, ham bilgiyi olduğu gibi kabul eder. Bu bir pasiflik değil bilginin orijinal formuna duyulan derin bir saygıdır. Kendini her şeyi bilen konumuna koymayan kişi, yanlış anlamayı daha en başında sıfırlamış olur; çünkü o, kendi zihnini değil, anlatılanın dünyasını keşfetmeye çıkmıştır.
Bir film izlediğinizi düşünün. “Akıllı” izleyici sürekli teyakkuzdadır. Anlatı yapısını çözmeye çalışır, yönetmenin tuzaklarını görmeye uğraşır, sonraki sahneyi tahmin etmeye kalkışır. Ama tam da bu “akıllılık” onu deneyimin kendisinden uzaklaştırır. Mesafelidir, korumadadır, asla gerçekten orada değildir. Oysa “aptal” izleyici kendini teslim eder. Yönetmenin kurduğu bütün tuzaklara düşer, korkması gerektiğinde korkar, gülmesi gerektiğinde güler, karakterlere inanır. Ve tam da bu yüzden filmin asıl gücünü deneyimler.
Yaşadığımız dünya bize sürekli “akıllı” olmayı öğretir. Eleştirel düşünmeyi, analiz etmeyi, sorgulamayı öğreniriz. Bunlar değerli becerilerdir elbette. Ama bir yerden sonra bu teyakkuz hali bizi felç eder. Bir illüzyon gösterisinde bile illüzyonistin yaptığı hileyi çözmeye çalışıyoruz. Yani gösteriyi izlemekten çok gösterinin perde arkasını düşünmeye geçiyoruz. Ve o anda deneyimi kaybediyoruz.
Aptallık, bu refleksif mesafeyi askıya alabilme becerisidir. Tabii ki bu kolay değildir. Çünkü bu yaklaşım savunmasız kalmayı kabul etmeyi gerektirir. “Bilmek” bir zırhtır; bize güvende hissettirir. Aptallık ise bu zırhı çıkarmaktır. Yanılabileceğimizi, aldanabileceğimizi, incitilebileceğimizi kabul etmektir. Bir çocuğun dünyaya bakışındaki o hayrete açık olmak için, yetişkinliğin bize kazandırdığı bütün koruma mekanizmalarından vazgeçebilmek… Bu çok zor.
Şimdilerde çoğu kişi yapay zeka ile diyalog halinde. Kimisi ödevini yaptırıyor, kimisi sunum hazırlatıyor, kimisi yemek tarifi alıyor, kimisi bilmediği bir şeyler soruyor v.s Bence insanların yapay zeka ile bu kadar mesai harcamasının psikolojik arka planında, bahsettiğim “aptallık hakkı” var. İnsan başka bir insana soru sorarken hep şu kaygıları üzerinde taşır::
– Yargılanır mıyım?
– Küçük düşer miyim?
– “Bunu bilmiyor musun?” bakışı gelir mi?
– Ciddiye alıp cevap verir mi?
Yapay zekayla konuşurken bu yük ortadan kalkıyor. Çünkü karşı tarafın itibarı yok, egosu yok, üstünlük taslama ihtiyacı yok. Bu yüzden insan ilk defa çıplak merak haline geçebiliyor. Ve maskesiz, statüsüz, “akıllı görünme zorunluluğu” olmadan yapay zeka ile konuşuyor. En saçma, en utanç verici, en basit soruları soruyor. Biliyor ki asla yargılanmayacak. İnsanlar birbirine “zeki”, “bilgili” görünmeye çalıştıkça, aradaki mesafeler artıyor. Kimse kimsenin yanında savunmasız kalmak istemez, kimse bir hileye kanmış görünmek istemez. Hani tüm dünya “yapay zekalar, insanı aptallaştıracak” diye kaygı duyuyor ya (tabii orada kastedilen durumdan dolayı kullanılması gereken kelime “aptallık” değil de “tembellik” olmalı), ben farklı gözle bakıyorum. Bir defa soracağı, danışacağı ne kadar saçma olursa olsun karşı taraftan anlamlı bir cevap geleceğini biliyor. İnsanın kendini akıllı hissetme ihtiyacından geçici olarak kurtulması büyük lüks. Bana göre yapay zekalar insanlara “aptallık hakkı”nı geri veriyor. Çocukların “neden” sorusunu, yetişkinlerin unuttuğu o saf merakla sorabilme cesaretini… Bu yüzden rahatlatıcı. Bu yüzden çekici. Bu yüzden biraz da tehlikeli. Tehlikesi şu: İnsan bu alanı “sadece” çocuklaşmak için mi kullanacak yoksa derinleşmek için mi? Benim durduğum yer net: Yapay zeka insanı aptallaştırmaz. Ama insana şunu hatırlatır: Aptal olabilme cesareti olmayan biri, gerçekten düşünemez…

Şimdi kritik bir soru sorayım: Eğer insanlar birbirlerine karşı da bu “yargılanmama garantisini” verebilselerdi yani herkes birbirinin yanında “aptallık hakkı”nı kullanabilseydi, bugün tartıştığımız pek çok toplumsal çatışma kendiliğinden çözülür müydü?
İyi Pazarlar
1 Comment