Diyalektik materyalizm, dünyayı anlamak için güçlü bir ilke sunar: “Her şey zıttıyla vardır.” Varlık, iki kutup arasındaki gerilimle, karşıtların mücadelesiyle açıklanır. Ancak bu bakış, modern çağın en büyük trajedisini gözden kaçırır: devasa, konforlu ve kalabalık bir üçüncü durum olan “kayıtsızlık”ı. İyi ile kötü arasındaki o uçsuz bucaksız gri alan. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenlerin sığındığı güvenli liman. Oysa hakikat şudur: Bu alan sanıldığı gibi tarafsız değildir. Aksine, kötülüğün en sadık lojistik hattıdır.
Gündelik dilimiz, ahlaki standartlarımızın ne denli aşındığını ele verir. Birine “kötü” deriz, çünkü kötülük üretmiştir. Peki “iyi” dediğimiz kimdir? Çoğu zaman yalnızca “kötülük yapmamış” biri. Mesela “dürüst siyasetçi” denilince akla ilk gelen kişi Bülent Ecevit’tir. Onun dürüst diye tanımlanmasının ana nedeni zimmetine para geçirmemiş olmasıdır. Oysa çalmamak, yalan söylememek ya da zarar vermemek bir erdem değil; asgari insanlık koşuludur. Beklentilerimiz o kadar aşağı çekilmiş ki, artık “zarar vermemeyi” bile kahramanlık sayar hale geldik. Çoğumuz iyiliğin peşinde değiliz. Yalnızca zarar görmemeyi ve zarar vermemeyi hedefliyoruz. Bu, ahlaki bir duruş değil ahlaki uyuşukluktur.
Peki dünya neden daha iyi bir yer değil? Çünkü iyiliğin zahmetli, sabır isteyen inşası, kötülüğün pratik ve hızlı yıkıcılığına çoğu zaman yenik düşer. Mehmet Akif Ersoy bu asimetriyi kısaca şöyle anlatır:
“Gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen,
İki kazma kürek, iki de ırgat gerek
Ancak, hadi gel yapalım şunu geri desen
Bir Sinan, bir de Süleyman gerek”
Şiirin orijinal halini de koyayım da Akif’e saygısızlık olmasın:
“Yıkmak insanlara yapmak kadar kıymet mi verir?
Onu en çolpa herifler de emin ol ki becerir…
Sade sen gösteriver ‘işte budur kubbe’ diye
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman
Bir Süleyman daha lazım, yeniden bir de Sinan.”
Yıkmak için dehaya, liyakate ya da derinliğe ihtiyaç yoktur. Bir kazma, bir kürek ve biraz cehalet yeter. Ama bir Süleymaniye inşa etmek için hem vizyon sahibi bir irade (Süleyman) hem de o vizyonu taşa, ölçüye ve dengeye dönüştürecek bir deha (Sinan) gerekir. İyilik aktif bir yaratım sürecidir; kötülük ise çoğu zaman pasif bir yıkımdır. Kaos bedavadır. Düzen ise enerji, emek ve sarsılmaz irade ister.
Dante, İlahi Komedya’da bu “nötr” kalabalığı cehennemin bile içine almaz; onları cehennemin girişine, Ante-Inferno’ya hapseder. Çünkü onlar ne iyilik yapmış ne de kötülük; yalnızca “kendileri için” yaşamışlardır. Dante’nin onlara duyduğu öfke o kadar büyüktür ki, ne cennete layık görür onları ne de gerçek cehenneme. Kötüler bile onlara bakıp “Hiç değilse bir safımız vardı” diye alay eder. Bu ruhlar, sonsuza dek anlamsız bir sancağın peşinde koşmaya mahkumdur. Hayattayken hiçbir değer uğruna durmadıkları için, ölümde de hiçbir yere varmayan bir koşunun içine atılmışlardır. Yani Dante’ye göre tarafsızlık ahlaki bir konum değil haysiyetin en düşük basamağıdır.

Bu mesele soyut bir felsefe tartışması değil. Günlerdir takip ettiğimiz Jeffrey Epstein vakası gibi somut bir utanç anıtında bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor. Epstein ve çevresindeki sistematik kötülük onlarca yıl nasıl ayakta kaldı? Cevap, yalnızca Epstein’ın sapkınlığı değil onu çevreleyen devasa kayıtsız kalabalıktır. “Kayıtsızlık”, bir kaydın olmaması demektir. Yani bir olay gerçekleşirken orada olup da ismini, imzasını, itirazını o olaya düşmemek halidir. Durumu bilen ama konuşmayan zenginler, politikacılar, “Ben sadece işimi yapıyorum” diyen pilotlar ve çalışanlar, “Kanıtlar yetersiz” diyerek dosyayı gündeme taşımayan gazeteciler, “Güçlüyle uğraşmayalım” diyen savcılar… Her biri tek başına “Ben kötü bir şey yapmadım” diyerek vicdanını uyuşturdu. Ama hepsi birlikte, canavarı besleyen sistemi ayakta tuttu. Bir çocuğun istismarına “karışmamak”, nötrlük değil kötülüğe verilmiş fiili bir onaydır.
Bu mekanizma coğrafya tanımaz. Türkiye’de de, geçtiğimiz hafta yayınlanan milyonlarca Epstein belgesinde Türk çocuklarının ticareti iddiaları ortaya çıktı. Ankara Savcılığı’nın soruşturma başlattığı, Türk iş insanları ve yetkililerin isimlerinin geçtiği bir ağ. Bunlara kim izin verdi, nereden, nasıl onay alındı, o çocukları kim seçti, kimler aracı oldu, hepsi muamma…
Bir çocuk istismar edildiğinde: “Aman siyasete alet etmeyelim” diyenler, bir kadın öldürüldüğünde: “Ama o da…” diye cümleye başlayanlar, bir gazeteci susturulduğunda: “O da çok ileri gitti” yorumu yapanlar, bir belediye başkanı içeri atıldığında: “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz”a sığınanlar, bir maden işçisinin cenazesi başında: “Şimdi sırası mı?” diye susmayı telkin edenler… Bunların hiçbiri kendini kötü olarak tanımlamaz. Aksine, çoğu kendini “makul”, “ılımlı” ve “aklıselim” olarak görür. Oysa kötülük, en çok makullük kisvesi altında yaşar.
Türkiye’de “tarafsızım” cümlesi genellikle şu anlama gelir: “Bedel ödemek istemiyorum. Başım derde girmesin. Konforim bozulmasın.” Bu bir siyasi pozisyon değil bir konfor stratejisidir. Deprem olur, on binler ölür: “Şimdi hesaplaşma zamanı değil.” Bir çocuk, tarikat yurdunda taciz edilir: “Aile değerleri zarar görmesin.” Bir yolsuzluk ifşa olur: “Herkes yapıyor zaten.” Her seferinde aynı refleks: “zamansızlık” bahanesiyle ahlaktan feragat. Ama ilginçtir; bu ülkede adalet, vicdan ve hakikat nedense hiçbir zaman “tam zamanı”nda değildir.
(Buraya parantez açıp güncel bir örnek vermek isterim: Son durum nedir bilmiyorum ama geçtiğimiz aylarda Ankara’da yaşayan çoğu kişi su kesintilerinden şikayetçiydi. Ankaralılar haklı olarak belediyeye yüklendi, belediye topu DSİ’ye attı, DSİ ise sorumluluk belediyenin dedi ama bedelini halk ödedi, belki de hala ödüyor. Ben kendisine oy vermiş birçok kişiden Mansur Yavaş’ın belediye hizmetlerinden memnun olmadığını duydum. Tuhaf olan şu ki: Ankara’da yaşamadığı halde bu şikayetlerde bulunanlara: “Şimdi sırası mı?”, “Ekrem’i yediler Mansur’a dokundurtmayız”, “Siz Mansur Yavaş’ı hak etmiyorsunuz, size Melih Gökçek layık” diye üst perdeden birçok kişi de gördüm. Bir yanlışın/hatanın karşısında durmak, eleştirmek hatta dile getirmek, eleştirilen kişi görece senin tarafındaysa suç haline geliyor. Bir haksızlığa itiraz etmek “provokasyon” diye damgalanıyor. Bir adaletsizliği işaret etmek “kutuplaştırmak” sayılıyor. Mansur Yavaş ya da mevcut Ankara Büyükşehir Belediyesi personeli insan olarak kötü olmayabilirler ama yukarda söylediğim “dürüst siyasetçi” örneğindeki gibi, sadece belediyede yolsuzlukları engellemek, ihaleleri şeffaf bir şekilde yapmak “iyi belediyecilik” anlamına gelmez. Bunlar zaten yapılması gerekenlerdir, tıpkı halkın ulaşımda sıkıntı yaşamaması, sularını kesilmesinin önüne geçmesi gibi. Eskiler “kötü misal emsal olmaz” derlermiş. Mansur Yavaş icraat anlamında eleştirildiğinde sürekli Melih Gökçek’e atıf yapmanın ne anlamı var? Mevcut hükümetin hemen her hareketini, aldıkları kararları eleştiriyorken kendi oy verdiğimiz tarafın olumsuz eylemlerine karşı kayıtsız kalmanın, susmanın, “şimdi sırası mı” demenin ne anlamı var? “Ama karşımızdakiler çok kötü”. E, böyle davranarak sen de kötü oluyorsun, ne farkın var? Karşıt düşüncede olduklarını yüksek sesle eleştiriyorsan oy verdiklerini (elbette hata yaptıklarında) daha da yüksek sesle eleştireceksin ki Demokles’in kılıcının başında sürekli sallandığının idrakinde olsunlar…)
Her neyse, artık şunu kabul etmek gerekiyor: Hayatta üç taraf vardır: iyiler, kötüler ve kötülüğe sessiz kalarak hizmet edenler. Üçüncü grup kendini ne kadar tarafsız sanırsa sansın, tarihin ve vicdanın önünde birinci dereceden sorumludur. Fizikte entropi kendiliğinden artar; bir yapının bozulması için çoğu zaman hiçbir şey yapmamak yeterlidir. Toplum da böyledir. İyilik için “Sinan ve Süleyman” olup taş üstüne taş koymazsanız, kazma ve kürek tutanların yıkımına ortak olursunuz.
Dante bugün Türkiye’de yaşasaydı, cehennemin kapısına bir tabela asardı: “Burada sadece zalimler değil susanlar da yatıyor.” Çünkü kayıtsız kalanlar, susarak dünyanın cehennemleşmesine izin veren asıl suç ortaklarıdır.
İyi Pazarlar
1 Comment