Eğer bir sabah uyandığımızda ahırdaki ineğin bize “Günaydın” dediğini, kesime giden bir koyunun “Yaşamak istiyorum” diye haykırdığını duysak, dünya bir daha asla eskisi gibi olmazdı. Hayvanları öldürebiliyor olmamızın en büyük dayanağı, onların acılarını bizim anlayacağımız bir dille yani “kelimelerle” ifade edemiyor oluşlarıdır. Konuşmak, bir canlıya sadece ses değil, bir “ruh” ve “hak” kazandırır. Kelimeler araya girdiğinde, bir canlıyı “nesne” olarak görmek imkansızlaşır; o artık karşımızda duran, hikayesi olan bir bireye dönüşür.
Ancak iletişim, sadece kelimelerin varlığıyla değil o kelimelerin bize nasıl ulaştığıyla da ilgilidir. Doğada bazen ses, hayatta kalmanın önündeki en büyük engeldir. Gece uykumuzu bölen o meşhur sivrisinek vızıltısını düşünün. Aslında sadece biyolojik bir ihtiyacını karşılamaya çalışan bu küçücük canlının çıkardığı o “sinir bozucu” ses, onun ölüm fermanıdır. Eğer o kakafoni, o rahatsız edici frekans olmasaydı, belki de çoğumuz varlığından bile haberdar olmayacağımız bu canlıya karşı bu kadar amansız bir av başlatmazdık. Sesin niteliği, bazen canlının kaderini belirleyen en keskin sınırdır.
İşte tam bu noktada, insan dünyasındaki “diksiyon” meselesi devreye giriyor. Bir sivrisineğin vızıltısı nasıl bizi içeriğinden bağımsız olarak rahatsız ediyorsa, kötü bir artikülasyon ve bozuk bir diksiyon da en değerli bilgilerin üzerini bir toz bulutu gibi örtebilir. Bir insan ne kadar derin bir bilgiye sahip olursa olsun, eğer kelimeleri ağzında yuvarlıyorsa, asalak seslerle (“ııı”, “eee”, “şey”) cümlesini bölüyorsa, dinleyicinin zihni bir süre sonra bilgiyi bırakıp o “kakafoniye” odaklanmaya başlar.
Türkiye’nin yetiştirdiği en parlak beyinlerden biri olan Erdal İnönü, bunun en çarpıcı örneğidir. Dünya çapında bir fizikçi, muazzam bir entelektüel birikime sahip bir dahi olmasına rağmen, siyasete girdiğinde kitlelerle kurduğu bağ hep bir yerde koptu. Onun artikülasyon sorunları ve kendine has konuşma tarzı, savunduğu devrim niteliğindeki fikirlerin önüne geçti. Halk, onun ne dediğinden ziyade, nasıl dediğine takıldı. Bilgi, yanlış bir ambalajla sunulduğunda, değerinden bir şey kaybetmese de alıcısına ulaşmakta zorlanır.
Bu durumun bir diğer boyutu ise şive ve ağız meselesidir. Bir kişi atomu parçalayacak formüle sahip olsa bile, bunu çok ağır bir şiveyle anlattığında, modern dünyanın acımasız önyargıları devreye girer. Dinleyici, bilinçaltında o kişiyi “ciddiyetten uzak” bir yere konumlandırır. Bu bir adaletsizliktir, evet; ama insan psikolojisinin kaçınılmaz bir gerçeğidir. Estetik olmayan, doğru tınlamayan ve akıcı olmayan her ses, zihnimizde bir “savunma mekanizması” veya “ilgisizlik” uyandırır.
“Müzik”e bakışımızda da benzer bir durum var. Mesela mutluyken sadece ritme, yani hayatın genel akışına eşlik ederiz; kelimeler arka plandadır. Ancak hüzünlendiğimizde, düşünceli olduğumuzda zihnimiz bir çıkış yolu aradığında kelimelere yani “söze” tutunuruz. Sözün bu kadar kritik bir sığınak olduğu bir dünyada, o sözün estetiğinden ve doğruluğundan ödün vermek aslında kendimizden ödün vermektir.

Bence okullarımızdaki müfredatlara sadece “yazma” değil çok ciddi bir “konuşma ve diksiyon” dersi eklenmeli. İlkokuldan itibaren bir çocuğun kendi sesini tanıması, nefesini kontrol etmesi ve asalak seslerden arınmış duru bir Türkçe ile kendini ifade etmesi, ona hayatta verilebilecek en büyük silahtır. Diksiyon eğitimi sadece güzel konuşma sanatı değil aynı zamanda bir özgüven ve saygınlık inşasıdır.
Bugün Türkiye’de diksiyon dersleri çoğunlukla özel kurslarda veriliyor. O kurslarda da ders verenler genellikle TRT spikerleri ya da tiyatro sanatçılarından oluşuyor. Onların verdikleri de belirli bir “üslup kalıbı”dır. TRT Türkçesi ya da sahne aksanı… Oysa ihtiyacımız olan şey bir kalıba girmek değil, iletişimin özünü, felsefesini anlamaktır. Sesin nasıl çalıştığını, nefesin cümleyi nasıl taşıdığını, bedenin söze nasıl eşlik ettiğini kavramaktır. Bir insanın sadece harfleri doğru boğumlaması yetmez; o kişinin nefesini doğru yönetmeyi, bedeniyle sesini barıştırmayı ve en önemlisi, anlatmak istediğini bir “kompozisyon mantığı” ile kurgulamayı öğrenmesi gerekir.

İletişim, sadece gırtlaktan çıkan bir ses değil genel kültür ve kelime dağarcığıyla beslenen bir nehir gibidir. Kelimelerin kökenine inemeyen, eski ve yeni Türkçenin o zengin harmanından beslenemeyen bir zihin, ne kadar kusursuz bir diksiyona sahip olursa olsun, içi boş bir yankıdan ibaret kalacaktır. Gerçek ifade yeteneği; kelime dağarcığının genişliği, doğru beden dili kullanımı ve anlatımın mantıksal silsilesiyle bir bütündür. Bu yüzden eğitim müfredatına girmesi gereken ders, “nasıl spiker olunur?” değil, “kendimizi dünyada nasıl konumlandırırız?” dersidir.
Hayvanların konuşamadığı, insanların ise konuşmayı henüz tam anlamıyla beceremediği bir dünyada yaşıyoruz. Bir canlının kaderini sesinin güzelliği, bir insanın itibarını ise diksiyonunun gücü belirliyorsa; kelimelerimizi ve sesimizi eğitmek bir lüks değil, insan olmanın en temel sorumluluğudur. Sesimiz, dünyadaki imzamızdır; bu imzanın okunaklı olması ise tamamen bizim elimizdedir.
İyi Pazarlar
1 Comment