Hegel’e atfedilen çok çarpıcı bir söz var: “Köleler, özgürlüğün değil efendi olmanın hayalini kurar.” Bu cümle, insanın kalbine tutulmuş karanlık bir projektör gibidir. Işığı romantik bir özgürlük idealine değil, içimizde sakladığımız iktidar arzusuna çevirir. Çünkü insan çoğu zaman zincirlerini kırmayı değil zincirin yönünü değiştirmeyi hayal eder. Acının sona ermesini değil acıyı dağıtabilme yetkisini düşler. Ezilmişliğin telafisini adalette değil tahakkümde arar.
“Kölelik” burada tarih kitaplarında kalmış bir kurum değil, bir bilinç biçimidir. Zincir, artık “demir” yerine “rıza”dan yapılır. İnsan emeğini, zamanını, itiraz hakkını teslim ederken çoğu zaman bunun adını “düzen”, “kariyer”, “güvenlik” koyar, sanki gönüllülük, köleliği meşrulaştırabilirmiş gibi. Fakat asıl trajedi şurada başlar: Bu düzenin mağduru olan, fırsat bulduğunda aynı düzenin uygulayıcısına dönüşür. Zincir kırılmaz; yalnızca el değiştirir. Ve el değiştirirken kimse fark etmez, çünkü eylem aynıdır; yalnızca taraf değişmiştir.

Çalışma hayatında bu dönüşüm çıplak biçimde görünür. Yıllarca haksızlıktan şikayet eden bir çalışan, yönetici olduğunda aynı dili yeniden üretir. Dün kendisini susturan cümleleri, bugün başkasına kurar. “Bana yapıldı” cümlesi, sessizce “ben de yaparım”a evrilir. Böylece kölelik bir mağduriyet hali olmaktan çıkar; bir mirasa dönüşür. Bunu en çarpıcı biçimiyle tıp dünyasında görürüz: Mesleğinin ilk yıllarında insanlık dışı nöbet koşullarına maruz kalan genç doktorların bu durumu sorgulamaya başladığında çoğunlukla karşılaştığı tepki, aynı yolu daha önce yürümüş tecrübeli meslektaşlarından gelir. “Biz de yaşadık, siz de yaşayacaksınız” cümlesi, bir aktarım değil; bir cezalandırmadır. Acı meşrulaştırılmaz, yalnızca devreden çıkar.
Aile içinde ise köleliğin daha sessiz, daha derinde kök salmış bir versiyonu yaşanır. Çocukken baskılanmış birinin yetişkin olduğunda aynı baskıyı yeniden üretmesi, zincirin kuşaktan kuşağa aktarımıdır. Ama bu sefer zincir görünmez, çünkü “sevgi” adını taşır. “Biz babamızdan böyle gördük” sözü, tarihin en sade tahakküm savunmasıdır. Oysa gerçek özgürlük, maruz kalınanı tekrar etmek değil, onu dönüştürebilmektir. Acıyı dolaşıma sokmak kolaydır; onu durdurmak cesaret ister. Ve o cesaret, çoğunlukla en büyük yalnızlıkla birlikte gelir.
Siyasette kölelik ile iktidar arasındaki gerilim daha dramatik bir sahne bulur. Güç karşısında ezildiğini düşünenler, güç ellerine geçtiğinde özgürlüğü değil intikamı konuşmaya başlıyorsa, burada yalnızca roller değişmiştir. Taht yıkılmış ama tahta oturma arzusu yerli yerinde kalmıştır. “Devrimin kendi çocuklarını yemesi”nin nedeni budur: Devrim efendinin adını değiştirir fakat efendilik fikri yaşamaya devam eder. Bu yüzden kölelik kimi zaman en çok özgürlük sloganlarının gölgesinde büyür.
Tarih bu sahneyi defalarca sahneledi. Fransız Devrimi giyotinle başladı, Napolyon’la bitti. Sovyet Devrimi eşitlik vaadiyle doğdu, Stalin’in Gulaglarıyla olgunlaştı. Bizde İttihat ve Terakki, Abdülhamid’in istibdadına karşı kuruldu; ardından kendi istibdadını inşa etti. Atatürk bu kırılganlığı görmüştü: “Bilirsiniz ki bir ittihatçı iyi dosttur, iki ittihatçıdan korkulur, üç ittihatçı içinse iktidarı ele geçirmekten başka tatmin yolu yoktur.” Devrimi yapanlar, bilmedikleri bir dünya değil, tanıdıkları bir düzeni yeniden kurdu.
Bu döngü içinde yaşadığımız zamanlarda da kendini gösteriyor. Bir dönem, salt bir şiir okuma gerekçesiyle yargılanan, hapsedilen, dışlanan isimler; iktidarı ele geçirdiklerinde muhalif siyasetçilere, gazetecilere, akademisyenlere benzer muameleleri reva gördü/görüyor. Oysa o acının içinden çıkmış biri için en güçlü ve hakkaniyetli duruş şu olurdu: “Bu adaletsizliği bizzat yaşadım; ülkemin hiçbir yurttaşını, dini, dili, mezhebi, dünya görüşü ne olursa olsun, keyfi biçimde yargılamayacağım.” Bu seçimi yapabilmek, acıyı siyasi bir araca değil bir bilgeliğe dönüştürmektir. Eğer bu düstur ile hareket edilmiş olsa bugün bambaşka bir ülkede yaşıyor olabilirdik.
İnsanın içindeki küçük tiran, belirsizlikten korkar. Özgürlük risklidir; sorumluluk ister, yalnızlık ister, hesap verme cesareti ister. Oysa hükmetmek nettir. Kimlik sunar, sınır çizer, güç hissi verir. Bu nedenle kölelik çoğu zaman güvenli bir bilinçtir: Kişi ya itaat eder ya da itaat ettirir. İki durumda da hiyerarşinin büyüsü bozulmaz. Günlük hayatta kullanılan: “Haddini bildirmek”, “adam etmek”, “ezmek”, küçük efendilik hayallerinin dil içindeki gölgeleridir.
İnsan, kendisini değersiz hissettiği alanların acısını, başka bir alanda üstünlük kurarak telafi etmeye çalışır. Böylece travma el değiştirir ama azalmaz. Köle-efendi sarmalı dışsal bir prangadan çok içsel bir eğilimi anlatır; ve bu eğilim, fırsat buldukça şekil değiştirerek yeniden doğar. Onu asıl işlevsel kılan da budur: Çağın her döneminde, her toplumsal katmanda, her ilişki biçiminde kendine bir zemin bulabilmesidir.
Gerçek özgürlük, efendi olma ihtimalini reddedebildiğimiz yerde başlar. Zinciri kırmak yetmez; zincire duyulan arzuyu da söndürmek gerekir. Çünkü insanın en büyük sınavı, acı çekmiş olmasına rağmen acı çektirmemeyi seçebilmesidir. Kölelik bir statü değil, bir bilinç kalıbıdır. Onu aşmak, hiyerarşinin cazibesine kapılmamakla mümkündür. Özgürlük, hükmetmek değil kimsenin hükmü altına girmeden ve kimseyi hükmü altına almadan yaşayabilme cesaretidir. Ve bence insan, içindeki efendiyi susturabildiği anda gerçekten özgürleşmeye başlar.
İyi Pazarlar