PUSULA

İnsan, aynadaki suretini ancak bir ışık kırılmasıyla görür. Hayattaki yerini de bir başkasının varlığıyla tartar. Bilgili birinin yanında cahil, cahilin yanında otorite hissederiz. Zengin birinin yanında yoksul, yoksulun yanında varlıklı; güzelin/yakışıklının yanında çirkin ya da tersi…

Çoğumuz bu histen kaçmak ister: “Kendimle barışık olmalıyım, başkasına bakmamalıyım” deriz. Oysa bu “huzur limanı”na giden yol haritası yoktur. Çünkü kıyas yapmamak, nefes almamayı dilemek kadar imkansızdır.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle bir sahne var: Allah, insanı yarattığında meleklere ve cinlere “insana secde edin” emrini verdi. Melekler itaat etti ama Şeytan bu emrin karşısında durup: “Beni ateşten yarattın, onu topraktan. Ben daha üstünüm.” İlk “kıyas” böyle yapılmış oldu ve Şeytan ile birlikte Cennet’ten Dünya’ya indi. Aslında Şeytan’ın hatasının özü kıyas yapmak değil o kıyasla kapanmaktı. Bir karşılaştırma yaptı ve ardından dondu; emri reddetti, diyaloğu kesti, dönüşümü imkansız kıldı. Çünkü “kibir”, özünde bir kapanmadır.

Alfred Adler, insanın temel güdülerinden birini “aşağılık duygusunu telafi etme çabası” olarak tanımladı. Bu, patolojik bir durum değildir, büyümenin ham maddesidir. Bebek emeklediğinde yürüyeni görür ve yürümeye çalışır. Çocuk okuma yazma bilmezken okuyanı görür ve öğrenmek ister. Öğrenmek için önce eksikliği hissetmek gerekir.

Yani aşağılık ve üstünlük komplekslerinden bütünüyle azade olan bir insan yoktur. Farkı yaratan, bu hissin altında ezilenlerle onu yönetenler arasındaki uçurumdur. Yönetemeyen, boynunda “kompleksli” yaftasıyla dolaşır; yöneten ise o yakıcı duyguyu kendisini yukarı taşıyan yakıta çevirir.

Bazı öğretiler “Özüne dön, içine bak” der, dış dünyadan ve referanslardan kopmayı salık verir. Bu kıymetli ama yarım bir çağrıdır. Çünkü içimizde ne var? Yıllar boyu dışarıdan topladıklarımız: Annemizin uyarısı, öğretmenin takdiri, hayran olduğumuz bir yazarın cümlesi… Referanssız bir iç ses yoktur; sadece dışarıdan alınanların içerideki yeni bir nizamı vardır. Tamamen bağımsız bir “kendilik” fikri, konforlu bir yanılsamadır.

Öte yandan, hayatını tamamen başkasının gözbebeğine asanlar da aynı yanılsamanın içindedir. Onay bağımlısı, her bakışta biraz daha erir; her eleştiriyle yıkılır. Referanssız olamazsın ama referansın seni tanımlamasına izin veremezsin.

Bir kıyasın iki sonucu olabilir: “açılmak” ya da “kapanmak”:

“Dün hatalı davrandım ve bir daha yapmamaya çalışacağım”, bu bir kıyastır. “Dün” ile “bugün” karşı karşıya gelir ve ortaya bir yön çıkar. Bu kıyas, insanı ileriye taşır. Geçmişi bir referans noktası olarak kullanır ama oraya hapsettirmez.

“Artık oldum, biliyorum, anladım”, bu da bir kıyastır. Ama bu sefer kapanır. Eski benlik, yeni bilginin önünde bir duvar olur. Şeytanın yaptığı buydu: dünkü kendisini o kadar kesinleştirdi ki, bugün için hiçbir pencere kalmadı.

Aynı ayrım dışa yönelik kıyaslarda da geçerlidir. “Bu işi sen benden iyi yapıyorsun, senden öğrenebileceğim şeyler var” demek, açılan bir kıyastır. “Hiçbir zaman senin gibi başarılı işler yapamayacağım” demek, kapanan. Birincisinde karşılaştırma geçici bir değerlendirmedir; ikincisinde kalıcı bir kimlik tanımı.

Kapanan kıyas bir hapishane inşa eder. Açılan kıyas ise bir kapı aralar.

İnsan kendini nasıl bilir? Bu, felsefenin en eski sorularından biridir. “Kendini bil” demiştir Sokrates. Ama nasıl? Aynaya bakarak mı? Ayna sana ne gördüğünü söyler, kim olduğunu değil. Yalnız başına oturarak mı? Yalnızlık içe döner ama dışarısını göremez. Başkasına bakarak mı? Başkası seni gösteren bir ışık olabilir ama ışık “rehber” olmalı, “hakim” değil.

Kıyas yaptığın, kendine referans aldığın kişi/eylem, bir pusula gibi işlev görmelidir. Pusula sana nereye baktığını gösterir ama sen yürürsün. Pusula seni tanımlamaz, sen hangi yönü seçeceğini, ne zaman duracağını, hangi yoldan geçeceğini kendine göre belirlersin. Ama pusulasız da kalamazsın; dönersin, şaşarsın, döngüye girersin. 

İşte sağlıklı kıyas budur. Seni hareket ettiren ama seni tanımlamayan bir referans. Seni açık tutan, kapatan değil. Bir ışık hüzmesi gibi görmeni sağlayan ama seni kör etmeyen.

Başkasını kendine ölçek yaptığın an, fark et: bu ölçek seni ileriye mi götürüyor, yoksa bir yere mi mıhlıyor?

Şeytan’ın hatası, kıyas yapmak değildi. Kıyasın ardından taşlaşmaktı. Yaptığı karşılaştırma, onu bir kimliğe dönüştürdü ve o kimlik bir duvar oldu. Oysa insan, sadece tanımlanmaya değil, yönlendirilmeye de muhtaçtır.

Referanssız kalamazsın. Ama referansın seni yönetmemeli, sen onu yönetmelisin. Pusula elinde olmalı ama adımı sen atmalısın…

Yorum bırakın