YETER ARTIK!

2. Dünya Savaşı sonrası (1940’ların sonu – 1950’lerin başları), Batı’da (özellikle ABD’de) “ideal ev kadını” miti zirveye çıktı. Kadınlar iş gücünden eve döndü, evlilik, annelik ve ev işleri “mutluluk” olarak pazarlandı. Ev hanımları mutsuz, yalnız, bastırılmış hissediyordu ama toplum bunu “kadınlık sorunu” diye etiketleyip tıbbi çözüme yöneltiyordu. İşte burada devreye psikotrop ilaçlar girdi. Önce Miltown, sonra ise dünya ilaç tarihinde en fazla reçete edilmiş ilaçlardan biri olan Valium (diazepam) piyasaya sürüldü. Döneme ait görselleri incelerseniz Valium’un reklamlarının teması şöyledir: Başlangıçta mutfakta ağlayan, yorgun ev hanımları gösterilir, bu mucizevi hapı içer içmez “gülümseyen anne”ye dönüşür. Verilmek istenen mesaj: “stresini yönet, evini idare et”.

Kadınların çamaşır yıkarken, mutfakta veya akşam yemeği hazırlarken hissettiği o devasa boşluğu, minik bir hapın içine sığdırmaya çalışan bir sistem… Kadın o dönemde bir “birey” değil evin işleyişini sağlayan bir işlev olarak görülüyordu. Eğer üzgünse, bu onun duygusal dünyasıyla ilgili bir sorun değil “makinenin arızalanması” olarak kodlanıyordu. İlaç, kadını mutlu etmek için değil verimliliğini geri kazandırmak için veriliyordu. Yani amaç kadını iyileştirmekten ziyade mutfaktaki çarkın dönmesini sağlamaktı. Halbuki kadınların yaşadığı depresyonun asıl sebebi: dört duvar arasına sıkışmışlık, entelektüel üretimden men edilme ve sadece “hizmet eden” rolüne indirgenmiş olmaktı. Tıp dünyası bu sosyolojik sancıyı, biyolojik bir “hastalık” gibi sundu. Sorunu çözmek (kadına haklarını vermek, onu sokağa ve işe katmak) yerine, sorunu hisseden sinir uçlarını uyuşturmayı seçtiler.

Bu küçük sarı haplar “mother’s little helper” (annenin küçük yardımcısı) diye biliniyormuş. Böyle bir sosyolojik probleme dünya müzik tarihinin en başarılı gruplarından olan The Rolling Stones da kayıtsız kalmamış ve 1966 yılında harika bir eser ortaya çıkarmış.

“Hasta değil aslında, sadece yorgun bir gölge

Ama rafta durur o küçük sarı hap, sessiz bir kurtarıcı”

“Hasta” dediklerinde ne yaptılar aslında? Kadının mutsuzluğunu sistematik bir sorunun semptomu olarak değil bireyin kimyasal bir arızası olarak tanımladılar. Yani çözüm: toplumu değiştirmek değil kadını “düzeltmek” oldu. Rolling Stones tam da bunu yakalamış o şarkıda. Alay mı ediyor, acıma mı duyuyor, belli değil tam olarak. İkisi birden galiba. Zaten o belirsizlik şarkıyı çarpıcı kılıyor.

Ve bugüne bakın: Tanı kriterleri değişti, pazarlama dili değişti ama kadının “işlevselliğini” korumak üzerine kurulu o temel mantık ne kadar değişti? Antidepresan kullanımı kadınlarda erkeklere göre yaklaşık iki kat daha yaygın. Neden? Çünkü kadına kendi öfkesini haklı görmesi öğretilmedi. Çünkü hayatta kalmak için yüzyıllardır sessizliği, uyumu, fedakarlığı öğrendi. Erkek kaybettiğinde dışarıya vurur, kadın kaybettiğinde içine atar. Kadınların erkeklere kıyasla çok daha fazla intihar girişimi teşebbüsünde bulunması da bunun bir göstergesidir. Erkek kendini öldürmek yerine başkasını öldürüyor. Bu bir biyoloji meselesi değil. Bu, kimin dünyayı kontrol etmeyi hak ettiğine dair derin ve zehirli bir inançtır. Mesela bana bir kişi, ülkelerin sürekli birbirlerini suçladığı, en son ABD’nin kabul etmek zorunda kaldığı İran’daki ufacık kız çocuklarının okulunu füze ile hem de iki defa vurmasının nedenini askeri, psikolojik, sosyolojik, dini, siyasi ya da hepsini bir tarafa bırakalım tek bir “mantık” dahilinde anlatabilir mi? Daha vahşisi yaşanana kadar yaşadığımız yüzyıl içindeki en büyük vahşet bence İranlı 165 kız çocuğun öldürülmesidir. Bu kadar planlı, programlı bir saldırının nasıl bir amacı olabilir, verilmek istenen mesaj nedir ve böylesi bir olay karşısında hadi bizim gibi sadece lafta “büyük” olan siyasetçileri ya da kukla kralların, yöneticilerin yönettiği sözüm ona islam ülkelerini geçelim; kendisini “medeni”, “insan hakları savunucusu” diye tanımlayan diğer ülkelerden neden ses çıkmadı? Köyün delisi gibi sadece İspanya korkusuzca konuşuyor. İspanya Başbakanının da ateist olması hayatın ironisi sanırım. Şimdi bu kerameti kendinden menkul İslam ülkelerine ve onların yöneticilerine göre Pedro Sanchez, bir dine inanmadığı için, ahlaken sorunlu bir kişi değil mi?

Bugün dünya, “Kadınlar Günü”nü kutluyor. Oysa kutlamak için kazanılmış bir şey gerekir. Ortada henüz kazanılmış bir şey yok. Mücadele sürüyor, her gün, her yerde, her saatte.

Türkiye’de 2025 yılında en az 391 kadın, erkekler tarafından öldürüldü. Bu, resmi veriler. Gerçek sayının çok daha yüksek olduğunu hepimiz tahmin ediyoruzdur.

Hindistan’da her 15 dakikada bir tecavüz vakası kayıt altına alınıyor. Her 15 dakikada 1… Şu yazıyı yazmaya başlayalı 15 dakika geçti…

Afrika’da çatışma bölgelerinde tecavüz hala bir savaş silahı olarak kullanılıyor. Sistematik, örgütlü, kasıtlı. Savaşın hedefi toprak değil bir halkın belleği ve onuru. Ve bu silah, her zaman kadın bedenine dayanıyor.

Batı Avrupa’da, sözde “eşit” toplumlarda, kadınların yüzde kırkından fazlası yaşamlarının bir döneminde fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalıyor. Sadece burada değil orada da. Sadece yoksullukla değil eğitimle de bağlantısız.

Geçtiğimiz hafta, başka bir ülkede yaşandı mı bilmiyorum ama aynı isme sahip iki kadın hayata gözlerini yumdu. İki Fatma Nur Çelik. Aynı gün, aynı isim, farklı hikaye ama aynı son. Birisi öğrencisi tarafından bıçaklandı. Diğeri yıllarca istismar edildi, faille evlendirildi, sesini yükseltmeye çalıştı, “Başıma bir şey gelirse intihar değildir” dedi ve kimse duymadı. Ya da duydu, umursamadı. Sonra ölüm haberine ışık hızıyla yayın yasağı getirildi. Otopsi yapıldı mı, yapılmadı mı bilmiyoruz. Çünkü bu ülkede bazı ölümler, daha ölüm haberi yayılmadan arşive kaldırılıyor.

İki Fatma Nur Çelik. Tesadüf mü? Hayır. Bu toprakların kadına biçtiği kaderin iki farklı yüzü.

Şiddetin anatomisi budur: Önce kadını görünmez kılarsın. Sonra sesini alırsın. Sonra bedenine el atarsın. Ve en sonunda, öldürdükten sonra da üstünü örtersin. Her aşamasında bir sistem vardır, her sistemin bir kılıfı vardır din, gelenek, güvenlik, devlet sırrı, aile mahremiyeti.

Ama şunu biliyoruz: Minab’daki o kız çocukları okula gitmişti. Öğrenmek için. Bilmek için. Belki tam da bu yüzden hedef seçildiler. Çünkü bilen kadın, boyun eğmeyen kadındır. Ve boyun eğmeyen kadın, bu dünyanın en çok korktuğu şeydir…

Bugün 8 Mart. Kadınlar günü.

Kutlamak için değil sormak için:

Yeter mi artık?

Yorum bırakın