1989’da Berlin Duvarı yıkıldığında, Batı dünyası tarihte ender rastlanan bir iyimserliğe büründü. Francis Fukuyama “tarihin sonu”nu ilan etti. Liberalizm kazanmıştı, geriye kalan yalnızca ayrıntıları tamamlamaktı. 1990’ların başına damgasını vuran bu hava, salt siyasi bir zafer havasının çok ötesindeydi. İnsanlar gerçekten inanmak istiyordu ki artık dünya okunabilir bir yer, ilerleme ölçülebilir bir büyüklük, gelecek ise en azından tahmin edilebilir bir kavram haline gelecek.
O dönemin somut işaretleri de bu iyimserliği besler nitelikteydi. Oslo’da Yaser Arafat ile İzak Rabin tokalaştı.

Dünya bu fotoğraf karesine inanmak istedi. İrlanda’da IRA ateşkese gitti. Güney Afrika’da apartheid çöktü. Avrupa Birliği genişleme sürecine girdi ve bu genişleme yalnızca coğrafi bir kapsama değil bir değerler bütününün yayılması anlamına geliyordu: insan hakları, basın özgürlüğü, hukukun üstünlüğü. Amerika’da Clinton, İngiltere’de Blair iktidardaydı. Sosyal demokratlar Avrupa’yı parselliyordu. Hatta yeşil siyaset bile umut doluydu, dünyanın ekolojik sorunlarına rasyonel çözümler üretileceğine dair bir inanç vardı.
Türkiye de bu rüzgardan nasibini alıyordu, en azından bazı çevrelerde. AB üyelik süreci somut bir ufuk çizgisi sunuyordu. Basında her yıl yayımlanan AB insan hakları raporları, ne kadar eleştirel olursa olsun, bir ayna işlevi görüyordu. Dışarıdan bakılan, ölçülen, hesap sorulan bir Türkiye vardı. Ve bu hesap sorulabilirlik, garip bir şekilde umudun kendisiydi.
Ancak Türkiye’nin 1990’ları, küresel iyimserliğin tam da dışında seyreden paralel bir tarihti aynı zamanda. Asit kuyuları, beyaz Toroslar, Sivas Katliamı… Bunlar o dönem Türkiye’sinin somut gerçekleriydi. Devlet, Avrupa “tarihin sonu” rehavetini yaşarken içeride bambaşka işler döndürüyordu. Susurluk skandalı bu karanlığın yüzeye vurmasıydı: devlet, siyaset ve mafya aynı arabadaydı.
Ama işte o karanlığın tam ortasında bile bir “gelecek” hissi vardı. Tehlikeler bilinirdi, düşman belliydi, kazanımın ne olduğu anlaşılırdı. Bir AB raporu çıkacaktı, basında yer bulacaktı, tartışılacaktı. Küçük de olsa bir adım atılmış olacaktı. Umut kolektifti ve bu kolektiflik, onu dayanıklı kılıyordu.
Peki bu umut nasıl söndü? Kolay bir cevap var: sağ siyaset her şeyi mahvetti. Bu cevap cazip çünkü büyük ölçüde doğru. Irak Savaşı Orta Doğu’yu yerinden oynattı ve bugün yaşananların zeminini hazırladı. Reagan-Thatcher’ın başlattığı finansallaşma eşitsizliği yapısal hale getirdi. İsrail siyasetinde Netanyahu’nun Hamas’ı dolaylı olarak beslediği, Gazze’yi bölerek Filistin liderliğini zayıflatmak amacıyla onu ayakta tuttuğu, bugün İsrail basınında bile tartışılan bir tez. Bir zamanlar Oslo yol haritasını çizen İşçi Partili İsrail ile bugün Gazze’ye “gazap yağmuru” yağdıran İsrail aynı ülke ama o ikisi arasındaki mesafe, bir neslin tüm umudunu içine alacak kadar derin.
Ama solun da bu hikayede derin bir suçu var. Ve belki daha acı olan da bu: sol kendi başarısının kurbanı oldu. Hafta sonu tatili, sekiz saatlik iş günü, sosyal sigorta, sendikal haklar… Sol bunlar için savaştı ve kazandı. Kapitalizm bu talepleri absorbe etti, sistemi yıkmadan ıslah etti. Ve o andan itibaren sol şu soruyla yüz yüze kaldı: şimdi ne istiyoruz?
Cevap veremedi. Ya da verdiği cevaplar orijinal tabanıyla bağdaşmadı. Solun kurucusu işçiydi; ezilmiş, güvencesiz, birlikte hareket ettiğinde güçlü olan işçi. Zamanla bu figürün yerini “ezilmiş kimlikler” aldı. Sınıf evrenseldi, kimlik ise esasında tikeldi. Birminghamlı maden işçisi ile İstanbul’daki tekstil işçisi aynı cümlede buluşabiliyordu. Ama kimlik politikası her grubu kendi ezilmişlik hiyerarşisine hapsetti, koalisyon kurmayı imkansızlaştırdı. Kapitalizm bunu çok iyi oynadı: çeşitlilik departmanları kurdu, “kapsayıcı” reklamlar yaptı, mütevazı temsil jestleriyle yetindi. Sınıf taleplerini kimlik taleplerinden kopararak ikincisini etkisizleştirdi.
Bugün ortada tuhaf bir tablo var: lüks semtler solcu, gettoların sakinleri sağcı. Sermayeye karşı çıkmak için yola çıkanların temsilcileri artık sermaye sahipleri. İroninin boyutu bu kadar büyük. Blair ve Clinton “üçüncü yol” diyerek sağın ekonomik çerçevesini benimsedi. Sosyal demokrasi, küreselleşmenin kaybedenleriyle bağını kopardı, o boşluğa popülistler girdi. Ve şimdi her iki taraf birbirini ahlaki olarak aşağılıyor: işçi sınıfı solculara “ukala, bizi anlamıyor” derken, solcular işçi sınıfına “kendi aleyhine oy veriyor, bilinçsiz” diyor. Bu kırılmayı onarmak için önce nasıl oluştuğunu anlamak gerekiyor.
Bana göre solun sorunu salt stratejik değil, ontolojik. Yani nasıl davranacağını değil ne olduğunu bilmiyor artık. Orijinal solun gücü somut bir acıdan doğuyordu: on iki saatlik vardiya, çocuk işçi, patronun sopası… Bunlar çok somuttu ve siyasi dile çevrilmesi görece kolaydı. Bugünün acıları daha farklı: anlamsızlık, güvencesizlik, geleceksizlik hissi. Bunları bir siyasi programa dönüştürmek çok daha zor.
Popülistler bu boşluğu doldurdu. Yanlış ama net bir cevap verdiler: “işte düşmanın”, “işte seni ezenler”. Sağ popülizm kompleks sorunları basit kötü adamlara bağladı: göçmenler, seçkinler, “derin devlet”. Ve bu basitlik, anlam açlığı çeken kitlelere cazip geldi. Solun buna verebileceği cevap daha karmaşık ve daha uzun soluklu olmak zorunda. Bu da seçim kazanmak için elverişli değil.
İşin en trajik yanı şu: 90’lardaki umut kolektifti. Barış olacak, AB genişleyecek, insan hakları ilerleyecek diye bir “biz” vardı ve o “biz” bir arada yürüyordu. Bugün umut varsa bile bireyselleştirilmiş. Kişisel gelişim, konfor alanı, emekli olup/istifa edip bir Ege kasabasına yerleşmek… Kolektif bir sabah yok. Ve kolektif sabah olmadan siyaset, yönetim tekniğine indirgenmiş oluyor.
Ama dünyada bir köşe var ki hala o sabahlara benzer bir şey yaşıyor: Kuzey Avrupa. İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya. Bu ülkelere baktığında 1990’larda Türkiye’nin bazı çevrelerinde yaşanan o umudu görüyorsunuz fakat bu sefer umut değil, fiilen inşa edilmiş bir düzen.
Bu düzenin temel koordinatları şaşırtıcı: hem sosyal demokrat hem milliyetçi. Yüksek vergi alıyorlar ama kimsenin eğitim kaygısı, sağlık kaygısı, emeklilik kaygısı yok. Göçmen alıyorlar ama “yeteri kadar”. Ne demografik çöküşe izin verecek kadar az, ne de entegrasyon kapasitesini zorlayacak kadar fazla. Sermayeyle savaşmıyorlar, sermayeyi düzenliyorlar. İşçiyi ezmiyor, işçiyi ortak görüyorlar. Devleti şişirmiyorlar, devleti güvenilir kılıyorlar.
Bu modelin işlemesi için ideolojik bir tutarlılık değil derin bir kültürel zemin gerekiyor. Ve bu zemin, Danca-Norveççe-İsveççe bir kelimeyle özetleniyor: Janteloven…
Janteloven yani “Jante’nin Yasası” Danimarkalı-Norveçli yazar Aksel Sandemose’nin 1933 tarihli romanından geliyor. Sandemose, küçük ve kasvetli bir kasaba olan Jante’yi anlatırken bu kasabanın yazılı olmayan kurallarını on madde olarak sıralıyor. Bunların özü şu: kendini başkasından üstün zannetme, başkalarından daha iyi olduğunu düşünme, haddini bil.
Sandemose bu yasaları eleştirmek için yazmıştı. Jante’yi boğucu, yaratıcılığı öldüren, bireyi ezen bir yer olarak tasvir ediyordu. Ama ilginç olan şu ki kavram zamanla, Nordik kültürün kendini tanımladığı olumlu bir değere dönüştü. Bugün Janteloven, kolektif mütevazılık, toplumsal dayanışma ve gösterişten uzak durmak anlamında kullanılıyor.
Pratik karşılığı şu: Norveçli bir milyarder limuzinle işe gitmez, çocukları devlet okuluna gider, tatilde kayak yapacaksa kamu pistine gider. İsveçli bir bakan süpermarkette kuyruğa girer. Danimarkalı şirket CEO’su ile fabrika işçisi aynı bisiklet yolunu kullanır. Bu jestler sembolik değil sistemin ta kendisi. Çünkü herkes aynı okulu, aynı hastaneyi, aynı parkı kullanıyorsa o okul, o hastane, o park” iyi” olmak zorunda. Zengin, ayrı bir dünyaya çekildiğinde kamusal alanı finanse etme motivasyonu da onunla birlikte gidiyor.
Janteloven bu yüzden sadece kültürel bir davranış kalıbı değil aynı zamanda yüksek vergi sisteminin psikolojik altyapısı. Danimarka’da gelir vergisi yüzde altmışa kadar çıkıyor. Bu oran başka bir ülkede siyasi intihar olurdu. Danimarka’da ise tartışmasız kabul görüyor çünkü vatandaş verdiğinin karşılığını görüyor ve daha önemlisi, o sistemi kullanmak utanç verici değil. Aksine doğal.
Ama burada bir gerçeği saklamak olmaz. İskandinav refah devleti tarihsel olarak homojen bir toplum zemininde büyüdü. Herkes birbirine benziyordu, ortak dil, ortak kültür, ortak güven vardı. “Ben vergi veriyorum, o da bu sistemden yararlanıyor” dediğinde o “o” sana çok yabancı gelmiyordu. Güven soyut değil somut ve kişiseldi.
Göç baskısı arttıkça bu güven sarsıldı. Ve siyasi tabloya bakıldığında bunu net görmek mümkün: İsveç’te aşırı sağ Demokratlar iktidara ortak oldu, Danimarka’da sosyal demokratların kendisi göç politikasını sertleştirdi, Finlandiya’da milliyetçiler koalisyona girdi. Bunlar tesadüf değil, refah devleti ile açık sınır politikası arasında yapısal bir gerilim var ve bu gerilim artık saklanamıyor.
Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen bu çelişkiyi en açık dile getiren isim oldu. Sosyal demokrat bir lider olarak “sıfır mülteci” hedefi koydu ve bunun için Türkiye dahil çeşitli ülkelerle anlaşmalar aradı. Sol dünya ona çıkıştı. Ama Frederiksen’in hesabı şuydu: refah devletini korumak için toplumsal güveni korumak, toplumsal güveni korumak için entegrasyon kapasitesinin üzerinde göç almamak gerekiyor. İdeolojik saflık değil, pragmatik tercih.
Bu bir çıkmaz mı, yoksa bir denge mi? Büyük olasılıkla ikisi birden. Hiç göçmen almasan demografik çöküş, emeklilik sistemi çöküşü demek. Çok fazla alsan entegrasyon zorlaşıyor, güven erozyona uğruyor, aşırı sağ güçleniyor. Dengeyi ideolojik saflık içinde kurmak imkansız. Bu da Janteloven’in bir sınırını gösteriyor: kültürel homojenlik üzerine kurulu bir dayanışma, heterojenlikle nasıl başa çıkacağını tam olarak bilmiyor henüz.
Haklı olarak şu kaçınılmaz soru akla geliyor: Bu model neden Türkiye’de, Güney Avrupa’da, Anglo-Sakson dünyada tutmadı?
Cevabın bir kısmı tarihsel. İskandinav ülkeleri sanayi devrimini görece geç ve kontrollü yaşadı. Feodal kalıntılar daha zayıftı. Orta sınıf daha erken güçlendi. Serfliğin ve büyük toprak aristokrasisinin gölgesi bu topraklara o kadar ağır basmamıştı. Kuzey Avrupa protestanlığının da rolü var: bireysel sorumluluk ile toplumsal dayanışmayı bir arada tutan, gösterişi günah sayan bir ahlak anlayışı.
Ama yalnızca tarih değil siyasi irade ve sabır da belirleyici. İskandinav modeli elli-altmış yılda inşa edildi. Kestirme yoldan, oy kaygısıyla, bir seçim döneminin mantığıyla değil uzun vadeli bir uzlaşı kültürüyle. Türkiye’nin 1990’lardaki umudu, tam da bu inşanın başlangıcı olabilirdi. AB süreci o yürüyüşün çerçevesini sunuyordu. Asit kuyuları, Susurluk, ardından gelen kutuplaşma o pencereyi kapattı. Kapandıktan sonra yeniden açmak için çok daha fazlasına ihtiyaç var: kurumsal güven, uzlaşma kültürü, kısa vadeli çıkarı uzun vadeli ortak iyiye feda edebilme kapasitesi.
Bunların hiçbiri imkansız değil. Ama bunların hiçbiri de kolay değil.
Janteloven’i basit bir kültürel reçete olarak sunmak yanlış olur. “Kuzey Avrupalılar gibi mütevazı olalım, her şey düzelir” demek, sorunu hem abartmak hem de küçümsemek demek. Janteloven bir sonuç: onlarca yıllık kurumsal birikim, siyasi uzlaşı ve toplumsal dönüşümün bileşkesi. Kopyalanamaz, ithal edilemez.
Ama bize söylediği bir şey var: kolektif umut boş bir his değil, inşa edilebilir bir şey. Tehlikeli olan, umudun yalnızca bireylere havale edilmesi. “Kendin iyi ol, kendin çalış, kendin kur” denen bir toplumda dayanışma için zemin kalmıyor. Dayanışma olmadan refah devleti inşa edilemiyor. Refah devleti olmadan güvencesiz insanlar panik içinde yanlış elleri tutuyor.

1990’larda hissedilen o umut, özünde şuydu: okunabilir bir dünya, belli bir yönde yürüyen bir toplum, küçük de olsa ölçülebilir bir ilerleme. Yaser Arafat ile Rabin’in tokalaşması bir fotoğraf karesiydi ve dünya o kareye inanmak istedi. Bugün böyle bir kare yok. Olsa da inanmak zor. Ama belki de bu yüzden Kuzey Avrupa’ya bakmanın anlamı var: orada o kare yalnızca fotoğrafta kalmadı, hayatın dokusuna işledi.
Janteloven, “kendini başkasından üstün görme” diyor. Kulağa sıradan geliyor. Ama bu cümle üzerinde bir süre durulduğunda görünür hale geliyor ki içinde çok büyük bir şey saklı: başkası da sen kadar değerli, sen de başkası kadar. Oradan çekilen bir iplik, tüm o refah devleti, yüksek vergi, sosyal güvence, kolektif umut sarmalını beraberinde getirir.
Belki de kayıp umudun adresi orada.