SİLENTİUM

Dünya, hiç olmadığı kadar gürültülü bir yer artık. Sadece dışarıdaki trafikten, siren seslerinden ya da şantiyelerden bahsetmiyorum; zihnimizin içindeki o hiç dinmeyen uğultu, her an bir şeyler “söyleme mecburiyeti” ve boşlukları kelimelerle doldurma telaşı, asıl gürültü kaynağımız haline geldi. Oysa bir ressam fırçayı tuvale sürmeden önce bir an durur. Müzisyen ilk notaya basmadan bir nefes alır. Fırtına öncesinde hava kurşun gibi ağırlaşır. Bu anların hiçbirinde gerçek anlamda bir sessizlik yoktur aslında. Tam tersine, o anlarda her şey olacaktır. Sessizlik, sesin yokluğu değil de onun en yoğun biçimde hazırlandığı yerdir.

Türkçe düşündüğümüzde bunu kavramakta zorlanıyoruz. Ama mesela İngilizceye bakarsak, “sessizlik” için genellikle birbirinden çok farklı üç kelime kullanılır: “mute”, “quiet” ve “silent”. Mute, bir tıkanıklığı anlatır; sesin dışarı çıkamamasını. Quiet, dışarıdan gözlemlenen bir huzuru tarif eder, gürültünün geçici olarak azaldığı o sıradan anı. Ama silent (ve onun Latince kökü silentium) bambaşka bir yerde durur. Latince silere’den gelir: hareketsiz kalmak, durmak, bırakmak. Antik Roma’da kahinler, tanrıların işaretlerini okumadan önce silentium ilan ederdi. Bu bir “sus” emri değildi. Dışarıdan gelen her türlü gürültüyü dışarıda bırakma buyruğuydu, ta ki asıl ses duyulabilsin diye. Silentium alıcı konuma geçiş yani aktif bir dikkat biçimiydi.

Bu ayrım bugün neden bu kadar önemli? Çünkü susmak, giderek artan bir biçimde, söyleyecek bir şeyin olmadığının işareti olarak okunuyor. Bir toplantıda sessiz kalan “bir şey bilmiyor” demektir. Sosyal medyada paylaşım yapmayan “yok” demektir. Düşüncelerini hemen dışa vurmayan “pasif” demektir. Sessizlik, bir içerik boşluğuna dönüştü; doldurulması gereken, hatta utanılması gereken bir boşluğa.

Halbuki tarih boyunca sessizlik, bilgeliğin en tanınan yüzlerinden biriydi. Antik Yunan’da Pisagorcu okullara yeni katılan öğrenciler yıllarca konuşma hakkına sahip değildi. Bu bir bir eğitimdi. Önce dinlemeyi, sonra anlamayı, en sonunda konuşmayı öğreneceklerdi. Söz, bir hak olarak değil, bir sorumluluk olarak verilecekti. Stoacılar da buna yakın bir yerde dururdu.

Doğu’da bu sezgi çok daha derine kök saldı. Mevlana şiirlerinde bir mahlas kullanır: “Hamuş”. Farsça “suskun, sessiz” anlamına gelir. Fakat bu suskunluk, söyleyecek bir şeyin kalmadığını değil de sözcüklerin artık taşıyamayacağı kadar büyük bir şeyin kapısına gelindiğini işaret eder. Hamuş, dilin teslim olduğu andaki sessizliktir. Doluluktan gelen, taşmaktan gelen bir duraksama. Mevlana konuşmayı bırakmaz; dil, anlamın önünde diz çöker.

Bu anlayış yalnızca şiire ya da felsefeye özgü değildir. Budist gelenekte “acı”nın kaynağı olarak sürekli zihinsel gürültü gösterilir. Zen pratiğinin merkezinde “zazen” (oturularak yapılan meditasyon) vardır. Buradaki amaç, içsel sesi susturarak gerçeğin yüzeyine çıkmasına izin vermektir. Tibet geleneğinde ise ölmekte olan kişiye sessizce eşlik edilir çünkü geçiş anının kendi dili vardır ve o dil sözcüklere sığmaz. Sessizlik burada bir tören, bir saygı biçimi, bir bilme yoludur.

Modern dünya bu bilgeliği sistematik olarak tahrip etti. Önce radyo, sonra televizyon, sonra internet… Her biri sessizliği biraz daha daralttı. Bugün bir insan ortalama olarak her gün binlerce kelimeyi tüketiyor, onlarca içerik üretiyor. Dikkat, sürekli yeni bir uyarana koşuyor. Bu kadar gürültünün içinde hem uyarıcı hem uyarılan olarak yer almak sıradan bir alışkanlık haline geldi.

Ama asıl mesele alışkanlık değil: algı. Susanın “boş” olduğu fikri, sessizliği bir eksiklik olarak kodlayan kültürel bir reflekstir. Oysa bir müzisyeni düşünün: ses ile ses arasındaki o kısa boşluk, notaların kendisi kadar müzikal bir unsurdur. Bir şiirde dizeler arasındaki boşluklar da aslında şiirin en çok şey söylediği yerlerdir. Okur o boşlukta kendi anlamını yaratır. Sessizlik orada melodinin, şiirin parçasıdır. Ya da bir heykeltıraşın, mesela Rodin’in ellerinin mermere temas etmediği an, eserin en yoğun anı olabilir. Eylem bazen tam da hareketin öncesindeki gerilimde yaşar.

Fizik bilimi bunu net bir şekilde açıklar: Potansiyel enerji, hareketsizliğin içindeki güçtür. Yayı bükersiniz, ok henüz fırlamamıştır ama o anda taşınan enerji, atışın ta kendisidir. Gerçek sessizlik de böyledir: eylemin içindeki potansiyeldir, sesin hazırlandığı zemin. “Silentium” bu yüzden bir duruş değil bir kurulma halidir.

Peki bu farkındalık pratikte neye denk gelir? Belki şuraya: Susabilen insan, söyleyeceklerini biliyor demektir. Bir tartışmada acele etmeden önce duran, bir soruyu hemen yanıtlamak yerine birkaç saniye bekleyen, kalabalık ortamlarda içe dönen biri belki de kaçmıyor. Tam tersine, topluyor. Sessizlik onun için bir hazırlık alanı.

Kelimeler o kadar çok ve o kadar ucuz ki değerlerini yitiriyorlar. Sessizliği yeniden keşfetmek, aslında kelimelere olan saygımızı geri kazanmaktır. Çünkü ancak sessizlikten doğan bir söz, kalbe ulaşacak kadar güçlü bir oka dönüşebilir. Buradan şu soruya varıyoruz: Susmanın bir değer olarak yeniden kazanılması mümkün mü? Belki de önce dil değişmeli. Sessizliği “boşluk” yerine “yoğunluk” olarak tanımlamak; susmayı bir eksiklik yerine bir tercih olarak okumak. Konuşmanın her zaman daha cesur, daha açık, daha var olduğuna işaret ettiği fikrinden vazgeçmek. Ve en önemlisi: başkasının sessizliğinin karşısında tahammülsüz olmamak. Çünkü o sessizliğin içinde, çoğu zaman, söylenmesi en zor şeyler bekliyor olur.

Silentium, ruhun kendi evine dönmesi, kapının içeriden kilitlemesi ve o derin yalnızlığın tadını çıkarmasıdır. Çünkü gerçek kelam, ancak o büyük sessizliğin içinde doğar.

Kendi sessizliğimizi inşa etmek, kendimize verebileceğimiz en güzel hediyelerden biri olabilir. 

Yorum bırakın