H-K-M

Arapça “h-k-m” kökü, Türkçeye bir kelime ailesi bırakmış ve bu aile, yüzyıllar içinde bir ulusun kendini nasıl örgütlediğinin, neyi kutlayıp neyi ihmal ettiğinin tam bir haritasına dönüşmüş. Baştan söyleyeyim: bu kökten türeyen her kelime, özünde aynı şeyi anlatır: Bilgiyle, olgunlukla, taraf gözetmeksizin doğru kararı vermek. Geri kalan her şey (bina, unvan, tören, resmiyet) bu özü taşıyıp taşımadığına göre anlam kazanır ya da kazanamaz.

Kökün en sade çıktısı “hüküm”dür, yani “son karar”. Ama dikkat edin; hüküm, keyfi bir emir değildir. Kökte “hikmet” var yani bilgelik, olgunluk, işin özünü görebilme kapasitesi. Hikmetten yoksun verilen bir hüküm, kökten kopmuş bir kelime gibidir: sesi var, anlamı yok. İşte buradan itibaren dil, bize bir mimari inşa etmeye başlar. “Hakem” sahada hüküm verir, “hakim” “mahkeme”de, “hekim” hasta başında. Üçü de aynı köke, dolayısıyla aynı sorumluluğa bağlıdır: bildiklerini, gördüklerini, ölçtüklerini (baskısız, tarafsız, bilgece) kararına yansıtmak. Yani h-k-m kökü, adalet ile bilgeliği aynı sese sığdırmış.

Sonra kök büyür, siyasete girer. “Hükümet” ortaya çıkar: karar verme iktidarının kurumsal biçimi. Ve “hükümdar”: hükme sahip olan, hükmü elinde tutan. Kökte bir sorumluluk vardı, siyasi türevlerde bu sorumluluk iktidar kılığına büründü. Burada bir tehlike beliriyor: Hükümdar, hikmetten beslendiği sürece meşrudur. Ama h-k-m kökünün karanlık tarafında da bir kelime durur: “tahakküm”. Aynı kök, bu sefer baskı ve zorla hükmetme anlamında. Yani kök, hem adaletin hem despotizmin kapısını aralıyor. İkisi arasındaki farkı belirleyen şey ise iktidarı kullananın hikmeti…

“Mahkeme”, hükmün mekanıdır, kararın verildiği yer. “Mahkum”, o mekanda hakkında karar verilmiş olan kişidir. “Muhakeme” ise sürecin ta kendisi: kanıtları tartmak, süreci işletmek, sonuca varmak. Bu üçlü aslında kusursuz bir sistem tanımlar: mekan var, süreç var, çıktı var. Eksik olan tek şey, sürecin içinde tarafsızlık olup olmadığıdır. Mahkeme büyük olabilir, muhakeme uzun olabilir, mahkum sayısı kabarmış olabilir ama bunların hiçbiri, hükme hikmetin girip girmediğini kanıtlamaz.

Türkiye, bu kökten türeyen kavramların hepsini isim olarak benimsedi. Hükümeti var, hükümdarı var, mahkemeleri var, hakimleri var, hekimleri var. Bunları barındıran görkemli (!) binalar inşa etti. Ama mesela Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2025 yılı verilerine göre Türkiye, 47 Avrupa ülkesi arasında aleyhine en çok şikayet başvurusu yapılan ülke konumunda. Bekleyen dosyaların yüzde 34,5’i yalnızca Türkiye’den. Altmış altı ihlal kararıyla da (aktif savaş halindeki Ukrayna ve Rusya’nın hemen ardından) üçüncü sırada. İhlallerin başında gelen madde ise şaşırtıcı değil: adil yargılanma hakkı. Yani hakim, hakkaniyetli karar ver(e)miyor. Yani muhakeme süreci bozuk.

Ve geçtiğimiz hafta 2026 FIFA Dünya Kupası hakem listesi açıklandı. Elli ülkeden hakem var, Türkiye turnuvaya katılım gösterecek olmasına rağmen listede tek bir hakemi yok. Finansal büyüklük sıralamasında Avrupa’nın ilk on ligi arasında yer alan bu ülkenin, sahada hüküm verecek tek bir hakemi yok. Milyonlarca euro dönen, dünya yıldızlarının sahne aldığı bu ligde verilen kararlar, FIFA nezdinde güvenilir sayılmıyor demek ki.

OECD’nin her sene açıkladığı sağlık raporlarında, Gayri Safi Hasıla’dan sağlık sistemine ayrılan pay hesaplandığında Türkiye, OECD ülkeleri arasında sonuncu sırada. Gene hekim sayısında OECD ortalamasına göre son sırada.

Bu noktada kök ailesinin tamamı bir arada duruyor: hakem yok, hekim yok, mahkemeden hikmet çıkmıyor, hükümdarın gölgesinde muhakeme işlemiyor, tahakküm ise hükümetin içine yerleşmiş. Kökün bütün olumlu anlamları törpülenmiş, olumsuz olanı -tahakküm- ayakta kalmış.

Dil bu tabloyu çok önceden görmüş ve uyarmıştı aslında. Bir toplum, hikmeti sahaya, mahkeme salonuna ve hasta başına taşıyamazsa yani kökün ruhunu değil kabuğunu benimsemişse geriye ne kalır? Büyük binalar, uzun unvanlar, görkemli törenler… Tarafsız kurumların (AİHM’nin, FIFA’nın, Fitch’in, Dünya Bankası’nın, çeşitli demokratik endekslerin) birbirinden habersiz biçimde aynı noktaya işaret etmesi, bizi kıskanıyor olmaları değil, bir örüntünün sonucu. Ve örüntüler, tesadüfü anlatmaz..

Bu örüntünün adı şu: Tarafsız karar verici yetiştiremeyen bir toplumda yaşıyoruz. Hakem, hakim, hekim… bu üç rolü mümkün kılan şey, o rolü üstlenen kişinin baskıya, sempati ve antipati duygusuna, tribünün gürültüsüne, gücün fısıltısına rağmen sadece doğruyu söyleyebilmesidir. Bu bir yetenek değil bir kültür meselesidir. Ve kültür, uzun yıllar içinde kurulan güven ilişkileriyle, hesap sorulabilirlikle, bağımsızlığa gösterilen gerçek saygıyla inşa edilir.

H-k-m… Üç harf. Bir uygarlığın bütün adalet talebini içine sığdırmış. Soru şu: O harfleri telaffuz etmek mi zor, yoksa içlerindeki anlamı yaşatmak mı?

Yorum bırakın