ANSIZIN HAYATIMIZDAN ÇIKAN ŞEYLER

Diktatör olsam yapacağım ilk şımarıklık Mayıs ayının gün sayısını arttırmak olurdu 🙂 İçinde umudun, hüznün, isyanın, kurtuluşun, uyanışın simgesi olmuş nice günün var olduğu bir ayın göz açıp kapayana kadar bitmesi ne büyük eksiklik. Mayıs ayını seviyorum, Haziran’da doğduğum, dünyaya gelişimi müjdelediği için değil elbette 🙂 İnsan hayatının özetini sembolize eden olaylar bütününün yaşandığı aydır Mayıs. İşçi ve emekçi bayramı, anneler günü, 19 Mayıs, Hıdırellez…Hepsinin ortak paydasının bir yerinde mutlaka “doğum” ve onunla beraber “umut” olması benim için Mayıs’ı özel kılıyor.

Eskiden Mayıs aylarında genç-yaşlı, sağcı-solcu, zengin-fakir listeyi daha da uzatabileceğimiz ayrışmalar olmadan ortak bir duygu ile hareket edip benzer ölçüde keyif ve heyecan duyduğumuz bir etkinlik daha vardı: Eurovision Şarkı Yarışması. Ailece Cumartesi akşamı televizyon karşısına geçer, ülkemizi temsil eden şarkıyı ve şarkıcıyı dinler, her birimiz müzik üstadıymışız gibi hikmet yumurtlar, heyecanla ülkelerin verdiği puanları bekler, 12 tam puan verdiğimiz Azerbaycan’dan 12 puan aldığımızda sevince boğulan “milli sunucumuz” Bülent Özveren’in tebessümlerine eşlik eder; Kıbrıs’ın Yunanistan’a, Yunanistan’ın Kıbrıs’a ya da kuzey ülkelerinin birbirlerine 12 puan vermesine gene Bülent Özveren’in sarkastik ama biraz da sert bir tonla “klasik, komşu komşuya verdi” demesiyle gaza gelir: “Avrupalılar bizi istemiyor” obsesyonuyla öfkemizi başka yerlere kanalize ederdik. Organizasyona kızardık ama yüzümüzü Batı’ya dönmüş olmanın, kendimizi Avrupa’nın bir parçasıymış gibi görmenin içten içe gururunu yaşardık. Çünkü bilirdik ki geçmişleri ne kadar kirli olursa olsun dünya üzerinde “medeniyet”in beşiği Avrupa’ydı. Sonrasında iyi dereceler almaya başladık, hatta birinci bile olduk ama “siyasi” nedenler bahane edilerek organizasyona katılmama kararı aldık. Oysa bu sadece bir eğlence, bir müzik yarışmasıydı. Bunu vatan-millet edebiyatı üzerinden değerlendirmek ne kadar yanlıştı. Yukarda yazdığım gibi, biz şarkının iyi-kötü olmasından bağımsız her sene Azerbaycan’a 12 puan verirken hangi amacı güdüyorduk? Birçok defa yarışmayı sıfır puan ile son sırada bitiren İngiltere “bizi kimse sevmiyor” çığırtkanlığı yapmıyordu da neden biz bu derece anlam yüklüyorduk? Sportif anlamda Avrupa’da söz sahibi olmayı geçtim bir tur geçmek, onlarla rekabet edebilme gücüne sahip olmayı hedef haline getirmek ve bu uğurda milyon dolarlar harcamayı göze alırken ve birçok spor müsabakasında hakem yönetimlerinden dolayı turnuvalardan elenmişken neden: “Bir daha Avrupa’daki spor organizasyonlarına katılmıyoruz” çıkışı gelmemişti? Öyle ya da böyle, on seneyi aşkın bir süredir Eurovision’a katılmıyoruz. Çünkü milletin ortaklaşa mutluluğundan, kolektif heyecanından rahatsız olan bir iktidar tarafından yönetiliyoruz. Eskiden de çok mutlu bir halk değildik ama insanların suratında iyi kötü bir güleryüz görülürdü ya da en azından nötr bir suret hakim olurdu. Şimdiki gibi asık, öfkeli, hayattan bezmiş, karşısındakinin hayat enerjisini öldüren bakışlı insan sayısı fazla değildi. Direkt etkisi olmasa da kronolojik düşündüğümüzde mevcut iktidarın gerek psikolojik gerek baskı kullanarak halkı “tamamen” ayrıştırdığı, kamplara böldüğü, mutsuz insanlar yarattığı tarihin başlangıç noktası Eurovision’a katılmama kararıdır. Zaten hemen ertesinde de Gezi Parkı olayları yaşandı.

Ne zaman Mayıs ayının ortasına gelip kadim dostlarla geçmişi yad etsek, mutlaka “sahi bir Eurovision vardı, ne oldu” diye hayıflanıyoruz. Eurovision artık bizim için “ansızın hayatımızdan çıkan şeyler” kategorisinin bir parçası olarak mazideki yerini aldı. Belki bir gün mucize olur da biri ya da birileri yeniden hayat verir…

“Ansızın hayatımızdan çıkan şeyler”e pek çok örnek verilebilir ama benim için bugünlerde bu durumun tam karşılığı: “fiyat algısını yitirmek” oldu. Ne alırsam alayım, fiyat etiketlerine boş gözlerle bakar oldum. Ucuz mu, pahalı mı, ortalama ederi nedir, başka satış yerlerinde fiyatı kaç liradır, kazıklanıyor muyum, hesaplı mı alıyorum hiç farkında değilim. Bildiğim/şartlandığım tek şey, şu an etikette gördüğüm sayılar bütünü “yarın”dan daha düşük seviyede olacak. Geçtiğimiz hafta sanırım biraz da havanın soğuk olmasıyla sokakta sıcak kestane satan bir seyyara denk geldim. Seyyar satıcıların bu mevsim geçişlerine ya da genel anlamda hava olaylarına bu kadar hakim olmalarına ezelden beri şaşırırım. Yaz ayında meteoroloji hiçbir uyarı vermediği halde sürpriz bir yağmur yağar, bir bakarsın sokakta pıtrak gibi şemsiye satıcıları türemiş. Nasıl haber aldınız, hangi arada organize oldunuz, nerede sakladınız onca şemsiyeyi de krizi fırsata çevirdiniz? Benim kestaneci amca da o familyadan olacak ki kurmuş tezgahını, mevsimi olmayan kestaneyi pişirip satıyor. Kokusu da cazip gelince sıcacık sobanın dibine konuşlanan kedi sırnaşıklığıyla tezgaha yanaştım. Tabii fiyat falan da yazmıyor. En azından ölçü birimi olarak kullandığı “kese kağıdı”nın üzerinde fiyat yazsaydı, yok, hiçbir şey yazmıyor. Yiyeceğim 5-6 tane kestane zaten, kilo ile alıp ne yapayım. İyi de nasıl isteyeceğim? Öyle çok alışverişşinas biri de değilim ki yani bütçem uygunsa severim alışverişi ama bu tarz yiyeceklerde baz ölçüm “kilo”, “kutu” v.s olduğu için uygun cümlenin ne olduğunu bilemedim. İçimden “Bir kestane 15-20 gram olsa, 5-6 tane yesem 100-150 gram yapar. Mevsimi olmadığı için normal dönemden çok daha pahalıdır. Hadi 300-400 lira gibi olsa herhalde 50 liralık istesem yeterli olur” diye muhteşem matematiğimi konuşturuyorum 🙂 “Merhaba, 50 liralık kestane verir misiniz?” dedim. Seyyar satıcı tebessüm ederek bir tane uzatmasın mı! Az önce pamuklara sardığım matematiğimi sorguladım, nerede yanlış yaptı diye. Işık hızıyla türev, integral, permütasyon, kombinasyon hepsini devreye soktum ama yok, hiçbirinde de bir kestane 50 lira olmaz diyor. Yani fiyat algım kalmadı tamam da, bir tane de çok düşük değil mi? Neyse, demek ki fiyatı buymuş. Tam “teşekkür ederim” deyip tezgahtan uzaklaşmaya meyletmişken seyyar satıcı: “nereye kızım, o ikramdı” demesin mi 🙂 “vallahi, bir tane vermiş olsanız da şaşırmayacaktım, o kadar ‘fiyat hissizi’ oldum” dedim. Yüzünden düşürmediği gülümseme ile kese kağıdına kestaneleri koyarken: “sorma kızım, biz de aynı haldeyiz” dedi. Tereciye tere satmamak adına “şu kese kağıtlarının üzerine fiyat yazsanız iyi olur” demeden iyi dileklerle vedalaştık.

Fiyat hissizliğimi nasıl düzeltirim, hoş bu düzeltilecek bir şey mi onu da bilmiyorum. Çalışma hayatına başladığım zamanlarda “fiş” doldururduk. O dönemlerden kalma bir alışkanlığım vardı, alışveriş sonrası fişi kontrol ederdim. Benim gibi pek çok kişi de benzer şekilde marketten, mağazadan ellerindeki fişleri okuyarak çıkardı. Hepimiz “fiş okuyucuları” grubunun sadık üyesiydik. Gözlemlediğim kadarıyla şimdilerde ben de dahil birçok kişi gruptan ayrılmış 🙂 “Demek ki tek hissizleşen ben değilmişim” deyip ağlanacak halimize gülüyorum. Sebep olanlar utansın!

Güzel Pazarlar

2 Comments

Yorum bırakın