ERZURUM’DAN YAZLIK ALMAK

Türk Siyasi Tarihi okumaları yaparken hakkında hiçbir çıkarım yapamadığım, neye hizmet ettiğini, hangi fikri savunduğunu bir türlü anlayamadığım bir karakter var: Doğu Perinçek. Bir bakıyorsun solcu, bir bakıyorsun PKK destekçisi, bir bakıyorsun militarist, başka bir zaman ulusalcı, kah Atatürk düşmanı kah Atatürk savunucusu, bir gün AKP’ye sövüyor, diğer gün övüyor… Akıllı desen değil, meczup desen değil, tuhaf bir kişilik. En son Suudilerle beraber Amerikan emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı durmamız gerektiğini söylüyordu. Şu cümleyi kurabilmek için çok başka bir kafada olmak lazım. Neyse kendisinin anılarını okurken Deniz Gezmiş ile olan yakınlığını gördüm. Hatta bir anekdot anlatıyor: Bir gün Beyazıt civarında yürürken, bir turist bunlara yanaşıp Ayasofya’nın yolunu sormuş. Deniz Gezmiş de yarım yamalak İngilizcesi ile “boşver Ayasofya’nın yolunu, sen Mao’nun yolundan git” demiş. Yeri geldiği zaman mutlaka söylerim; eğer idam edilmemiş olsaydı belki Deniz Gezmiş ismini bugün çok fazla kişi bilmeyecekti. Ama işte Hıristiyanlıktaki “kefaret” inancının etkisiyle İsa’ya bakış veya Şiilerdeki Hüseyin’e duyulan yakınlık ne ise sol cenahta da Deniz Gezmiş bir “kurban” figürü olarak tarihteki yerini almış. Daha gençliğinin baharında, savunduğu ideolojiye dair hiçbir farklı yorumu, eleştirisi olmayan birisi, devlet eliyle idam edildiği için kutsanmış, adına yüzlerce şiirler, şarkılar yapılmış. Deniz Gezmiş ve çevresindekilerin önder olarak gördükleri, öykündükleri kişilik Mao Zedong. Kah bilerek kah bilmeyerek belki de dünyada en fazla insanın ölümüne sebebiyet vermiş kişi.

Blog yazılarında genel olarak “hakim ideoloji”yi yani sağcıları eleştiririm ama solun da onlardan aşağı kalır tarafı yok. Emek, artı değer, proletarya, burjuva, ezilen halklar, revizyonist v.s diye bir yığın laf edilir, bir dolu kavram eşliğinde bilgiç bilgiç konuşulur, sen de “ne dolu insan, ne güzel fikirler” dersin ama o söylenilenlerin pratiğine baktığında Stalin, Pol Pot, Enver Hoca, Mao gibi milyonların ölümüne sebebiyet vermiş diktatörler görürsün. Bir insanın Mao’yu savunması, ondan feyz alması, onun izinden gitmesi için akli melekelerini kaybetmiş ya da gerçeği göremeyecek kadar efsunlanmış olması gerekir. Burada Mao’nun yaptığı bütün zulümleri, saçmalıkları yazacak değilim, eminim bu yazıyı okuyan çoğu kişi zaten hakkında bilgi sahibidir. Ama tekrar hatırlatmak anlamında hayata geçirdiği bir uygulamadan bahsetmek istiyorum. Mao, hedeflediği atılım projesinde gıda anlamında başarılı olamayınca her güçlü lider (!) gibi kendisi dışında bir “suçlu” daha aşina olduğumuz tabirle “dış mihrak” aradı. Çözümü buldu; tahıl ürünlerini tüketen serçeler baş düşmandı. Ortada hiçbir bilimsel veri olmadan “insan doğayı fethetmeli” parolasıyla daha verimli ve çok ürün almak, toplum sağlığını korumak gibi nedenlerden dolayı serçe ile birlikte toplam dört hayvan türüne savaş açtı, Türkçe olarak “4s savaşı” diyebileceğimiz: Sinekler, sivrisinekler, Sıçanlar ve Serçeler. Her tarafa afişler asıldı, halk bu dört hayvan türüne karşı örgütlendi, özellikle tarım ürünlerine zarar veriyor diye serçelere karşı amansız bir mücadeleye girişildi.

Serçelerin yuvaları talan edilmiş, yavruları öldürülmüş, üzerlerine ateş edilmiş, yere inmemeleri için ateşler yakılmış, yetmemiş tencere-tavaya vurarak rahatsız edilmiş, böylece havada uçmaktan yorulan serçeler ölmüş. Milyarlarca serçenin telef olduğundan bahsedilir.

İki yılın sonunda ülkede bir tane serçe kalmamış. Serçe kalmamış kalmamasına da, serçelerin yokluğunda tarım arazilerini başta çekirgeler olmak üzere bilumum böcekler istila etmeye başlamış. Mao ve “yoldaşları”, aydınlanma yaşamış, doğada bir denge olduğunu idrak etmiş “biz ne halt ettik” diye dövünürken, bir yandan da bu haşerelerden kurtulma yollarını aramışlar. Mao’nun eşsiz aklına uyup topraklara ve ormanlara zehir sıkmışlar. Bu defa da böceklerin istilasından kurtulmayı başaran bitkiler de ölmüş. Müthiş bir kıtlık baş göstermiş. Bu kıtlık sürecinde 50-60 milyona yakın insan hayatını kaybetmiş. O döneme tanıklık edenlerin yer aldığı belgeseli izlediğimde insanların hangi boyutlara geldiğini, kıtlık sonucu ölen kişilerin etlerini yemek için nasıl savaş verdiklerini duyduğum anda kusma hissi gelmişti. İşte büyük lider, önder, devrimci Mao’nun ekoloji bilgisi ve zekası! Hakkını yemeyeyim, sonrasında Sovyetler ve Kanada’dan yardım isteyip “serçe ithali” yapmış. Maoseviciler de herhalde bu serçe ithalini yapan aklını sevmişlerdir 🙂 Mao’nun destek verdiği ve akıl hocalığını yaptığı Pol Pot da Kamboçya’da benzer işlere girişmiş. Ama o daha çok insana odaklanmış. Mesela ülkede kağıdı yasaklamış, gözlüklü olan herkesi “bu okuma yazma biliyordur” diye öldürtmüş, kendisine duyulan iman haricinde bütün dinleri yasaklamış. Yani bu komünizm ve sosyalizm pratiğine baktığımızda liderler kendi aralarında “hangimiz daha vahşiyiz, acımasızız” yarışına girmişler sanırım. Başka türlü bu psikopatlıkları anlamlandıramıyorum.

Hangi devlet olursa olsun, başında bulunan kişinin fen bilimlerinin en azından temel kısmına hakim olması gerekir. Çünkü devlet adamlığı sadece “insan toplulukları”nın davranışlarını, isteklerini, yönelimlerini bilmekten geçmez. Mesela özellikle ülkenin batısında hissedilen sıcaklık ve nem artışı her sene daha da artan seviyede. Küresel ısınma nedeniyle buz dağları eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, çölleşme artıyor. Aslında hepsi bir döngü. Atmosferdeki karbondioksit oranı binlerce yıl aynı kaldıktan sonra Sanayi Devrimi sonrası arttı. İnsan nüfusunun, fosil yakıt kullanımının artmasıyla inanılmaz bir karbondioksit birikimi söz konusu. Bilim insanlarının yaptığı araştırmalar ve ölçümler sonrasında anlaşıldı ki atmosferdeki karbondioksit güneşten gelen enerjiyi değil de yer kabuğundan yansıyıp uzaya dönmeye çalışan güneş ışınlarını tutuyormuş. Ki zaten buna da “sera etkisi” deniyor. Seraların mantığı nedir, içeri güneş ısısının girmesini sağlarsınız ama ısının dışarı çıkmasına da engel olursunuz. Böylece sera içindeki yoğun ısı nedeniyle meyveler, sebzeler, mevsiminde olmasa dahi yetişmeye devam eder.

Henüz ilkokulda öğrendiğimiz fotosentezin ne olduğu, karbondioksitin tutulumu için hangi canlıya muhtaç olduğumuz idrak edilseydi, “önce ekonomi, sonra ekoloji” mantığıyla hareket edip şehirlerdeki ağaçların yerine beton binalar koyulmasaydı belki bu yaşadığımız cehennem sıcaklarının etkisi bu kadar ağır olmazdı. Halihazırda Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı, Başbakanlık yaptığı dönemde hatırlarsanız: “yol değil orman istiyoruz diyenler ormanda yaşasın” diye müthiş bir yönlendirmede bulunmuştu. Keşke biraz ekoloji biliyor olsaydı. Belki bir ağacın; bir AVM’den, bir rezidanstan, bir saraydan daha kıymetli olduğunu anlardı. Oysa Kızılderili Şef: “son ırmak kurulduğunda, son ağaç kesildiğinde, son balık tutulduğunda, beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak” diyerek yüzyıllar öncesinden haykırmıştı.

Yazının başlığını egzajere etmek adına oluşturmadım. Ülkenin Batı ve Güney’i bu iklimle devam ederse önümüzdeki senelerde “kış turizmi” için kullanılan mesela Palandöken’e artık “yaz tatili” için gidilecek, yetmeyip oteller, tatil köyleri inşa edilecek… “Tatil” demişken, ben evsizler ya da ısınma problemi yaşayanlar hariç herhangi birinin soğuktan dolayı hayatını kaybettiğine fazla tanıklık etmedim ama sıcak nedeniyle yaşamını yitiren birçok insan var. Bu derece insan yaşamını tehdit eden bir durum varken neden resmî tatil yapılmıyor? Oysa azıcık kar yağsa “kötü hava şartları” deyip başta devlet olmaz üzere kepenkler kapatılıyor. Bunun nedeni sadece kar veya yağmurdan dolayı oluşabilecek trafik kazaları değildir herhalde. Uzman doktorların bu sıcaklarda en azından haftanın bir günü tatil edilmesi gerektiğine dair bir görüşü, Bakanlığa uyarısı/tavsiyesi olmuş mudur, merak ettim. Mesela gereksiz konularda hemen ortaya atılan TTB, halkın sağlığını etkileyen böyle bir durum için açıklama yapmış mıdır?

Atam “Türk Milleti zekidir” derken güzel gaz vermiş. “Anladıysam Arap olayım” diyerek akıllarıyla dalga geçtiğimiz Arapların bir bildiği varmış ki Karadeniz’i ele geçirdiler. Yoksa yaz tatili için niye Erzurum’a gidelim, hem deniz de yok 🙂

Serin Pazarlar

7 Comments

  1. Elif hanim merhaba

    Ben annenizin sinif arkadasi Prof. Mahmut Bayik’in yakin arkadasiyim. Mahmut arada bir sizin yazilarinizi bizim lise grubuna gonderir. Yazmaniz guzel, ben de ara sira uzun olmamak uzere yazarim. Ben de sizin gibi kimya muhendisiyim (ODTÜ), ayrica 1979-1980 donemi Kimya muhendisleri Odasi Istanbul Subesi Baskanligi yaptim. 24 yil Turkiye’de , 20 yil da Avustralya’da muhendis-yonetici olarak calistim. Çin, Endonezya gibi ulkelerde fabrika kurdum . Halen Sydney’de yasiyorum, yil sonunda Turkiye’ye donecegim.

    Yazilarinizda bir eksiklik goruyorum bu bence bazi konulari veya cevreleri yeteri kadar tanimadan bir iki kaynakla karar veriyorsunuz. Ornegin Deniz Gezmis, Mao gibi kisiler icin yazdiklariniz. George Orwell’in kitabi ise tamamen idelolojik mucadele icin yazilmistir. Taraflidir.

    Turkiyenin bircok donemini yasayan, genclik, koyluluk, fabrikalar gibi cevrelerde bulunmus, Ankara, Istanbul, Bodrum ve yurtdisinda uzun yillar yasamis 73 yasinda birisi olarak insanlari, ulkeleri ve donemleri yargilarken daha donanimli yazmanizi dilerim. Calismalarinizda basarilar dilerim.

    Saygilar

    Yilmaz Izdes

    Liked by 1 kişi

    1. Merhaba Yılmaz Bey. Yazılarıma denk gelip üstüne kaydadeğer bulup okumanız ve bu yorumu yapmanız benim için kıymetli. Bunun için teşekkür ederim.

      Eleştiriniz için bir şeyler söylemeli miyim, inanın bilemedim. Çünkü zaten bir yargıya varmış, tarihte yaşanan kişi ve olayları dönemine göre değerlendirmediğimi ve zihnimi “tek yönlü beslenme” ile doldurduğum imasında bulunmuşsunuz. “Yazı” aracılığıyla iletişim kurduğumuz için belki meramımı anlatma konusunda sorun yaşamış olabilirim ama ben (özellikle tarihi meselelerde) “hakkında uzun uzadıya analiz yapmadığım, olayın/kişilerin destekçisi ve muhaliflerinin düşüncelerine eşit oranda eğilim göstermediğim hiçbir konu” hakkında yorum yapmamayı şiar edinmiş biriyim. Düşüncelerim doğrudur, yanlıştır; elbette okuyan göze, algılayan zihine göre değişebilir ama “göbeğini kaşıyan insan” misali bilmediğim, sadece dedikodudan ya da duyumdan ibaret konular hakkında hikmet yumurtlamam. Siz ve akranlarınız bizim kitaplardan, dergilerden, belgesellerden öğrendiğimiz döneme yaşayarak tanıklık ettiniz. Sizler karşısında ahkam kesmek haddim değil ama bununla birlikte sizi tenzih ederek söylüyorum Hayali’nin “ol mahiler ki derya içredürler/deryayı bilmezler” misali, kimi zaman yaşadığımız döneme şahitlik etmek de işe yaramıyor, neyin içinde yaşadığımızın farkında değiliz. “Hayatta kalmak” ile “yaşamak” arasındaki nüans gibi. Mesela 100 sene sonra tarih kitapları yaşadığımız dönemi nasıl anlatacak, bilemiyoruz. Bunları bir tarafa koyarsak, tarih okuması yapılırken “o dönemin şartlarını göz önünde bulundur” uyarısının da “her durumda” geçerli olduğuna inanmıyorum. Evrensel geçerlilikler vardır: birini öldürmek, hırsızlık yapmak, kadına, çocuğa, hayvana, doğaya şiddet uygulamak, insanlar arasında fitneye sebep olmak, taciz, tecavüz v.s gibi durumlar tarihin her döneminde yanlıştır ve o dönemlerde yaşayıp yaşamamaktan bağımsız rahatça eleştirel yaklaşmaktan çekinmeyeceğimiz durumlardır. Bu şartlar ışığında ideolojisinden, Mao, yapmak istediklerinden, yazdıklarından, şundan bundan sıyrılıp adına “kültür devrimi” dediği (ki hemen hemen bütün sol diktatörler Stalin, Pol Pot, Enver Hoca vs aynı mantıkla hareket etmiştir) herze yüzünden milyonlarca insanın ölümüne “direkt” olarak sebep olmuş mudur? Bunu inkar edebilir miyiz? “Bunlar emperyalist ülkelerin yalanları, ne kıtlık oldu, ne de insanlar öldü” diyebiliyor muyuz? Akıl dışı politikalarla milyonlarca insanın ölümüne sebep olunacak ve bu yapılanlar eleştirilince “dönemin şartlarına göre değerlendirmek lazım” sözü Demokles’in kılıcı misali tepemizde sallanacak… Kaldı ki ben bahsettiğiniz yazıda Marksizm, Komünizm eleştirisinde bile bulunmadım. Sadece “en iyi biz biliriz” güdüsüyle hareket edilip insanlık trajedisine sebep olunan politikadan bahsettim. Ve bunun mimarından. Yazılarıma ne zamandan beri tesadüf ediyorsunuz bilmiyorum ama şunu belirtmek isterim: benim fikirlerimde hakim unsur “eleştiri”dir. Eleştiri üzerinden solunum yaparım. Oksijen alıp karbondioksit vermek misali. Tek fark var benim “düşünce solunumu”mun iki ucunda da aynı fenomen var: eleştiri. En fazla kendimi olmak üzere aklınızın gelebileceği herkesin olumlu-olumsuz özelikleri hakkında (elbette magazinel değil) konuşabilirim. Bu kişilere Atatürk de dahil, peygamber de. Şükürler olsun ki (bu yazımın son kısmında da bahsettiğim gibi) herhangi bir ideolojiye, hayat görüşüne, fikire körü körü bağlanmamayı öğrendim. Hayata bu pencereden bakınca, objektif gözlerle tahlil etmeye çalışınca, başarılı olunamasa bile en azından gayretkeş bir çaba içine girince düşünceleri oluşturmak da kolaylaşıyor.

      Hayvan Çiftliği’nin siyasi bir roman olduğunu yazımda belirtmiştim. Orwell’ın da Sosyalist olduğunu ve romandaki her karakterin gerçek hayattan birini temsil ettiğini de biliyorum. Ama tabloları, romanları, şiirle, çeşitli sanat eserlerini asıl bağlamından koparıp yorumlayabilme hakkımız olduğunu düşünüyorum. Neşet Ertaş annesine hitaben: “gönlüm hep seni arıyor/neredesin sen” diye yazıp söylemiş, bir başkası aynı türküyü/dizeleri sevdiceğine duyduğu özlemi anlatmak için kullanabilir. Ne kadar doğrudur bilinmez ama Pablo Neruda’ya tahvil edilen bir anekdot anlatılır: Pablo Neruda’nın postalarını taşıyan postacı üstadın şiirlerini de kendisininmiş gibi sevgilisine göndermiş. Durumu öğrenen Neruda: “şiirlerimi niye kullandın” diye sorunca da postacı: “şiir yazanın değil, ihtiyacı olanındır” demiş. Olayın gerçek olup olmamasını bir tarafa koyarsak, içinde bulunduğumuz semboller çağında bazı eserleri analoji yoluyla kullanmakta beis görmüyorum. Şurada da Munch’un “çığlık” eserini farklı bir şekilde yorumlamış, üzerinde bazı değişiklikler yapıp (bağlamından koparmadan) kitabıma da eklemiştim.

      Deniz Gezmiş konusu biraz daha uzun. Onun için de ayrı bir yorum yazarak düşüncelerimi aktarmayı denerim.

      Üstenci bakışla yazdığımı düşünmeyeceğinizi ve hadsizlik yapıyor gibi göründüysem özür dilediğimi bilmenizi isterim. Umuyorum kendimi ifade edebilmişimdir.

      Sevgiler

      Beğen

      1. Elif hanim merhaba Yazinizdan sizi cok kizdirdigimi anliyorum ama yazdiklarim dogrudur. Fen bilimleri, muhendislik, tip gibi dallarda kesinlikle belli kurallar ve hesaplar icindesinizdir ama sosyal konularda siz kendinizi hangi sinif icinde hissediyorsaniz degerleriniz, yargilariniz ona gore degisir. Yani ya somurucu, insanlarin gunlerini mahveden siniftan yanasinizdir ya da emekcilerden kol ve kafa emekcilerinden. Arasi yoktur. Daha onceki donemlerin, Tarihi Materyalizm okuduysaniz, farkli toplum yapilari , iliskileri vardir. Ilkel komunal toplum , koleci toplum , feodal toplum gibi. Ama epey bir zamandir Kapitalist Toplum icinde yasiyoruz ( Lenin’in belirledigi gibi ust asamada yasayan Emperyalist toplumlar da var). Simdi tek tek gecmeden once hep sol diktatorlerden!!? bahsediyorsunuz ve sanki sizin hic sag diktatorlerle konunuz olmamis gibi. Hitler, Mussolini, Franko, Salazar vs. . George Orwell’in yazdigi kitaplar solun elestirel bakacagindan cok sagin hucum etme alanine giriyor. Adam sosyalist falan degil, yazdigi seyler gidip gordugu degil hayalinden uydurdugu seyler. Hayvanlar Ciftligi kitabini 1945’de yazmis. O tarihte Sovyetler Birligi Nazi Fasizmini yenmis Avrupanin icine dogru Polonya, Cekoslavakya, Macaristan, Romanya Bulgaristan, Yugoslavya, Arnavutluk Dogu Almanya gibi ulkeleri kurtararak ilerliyor. Bu savasta Sovyetler 20 milyon, diger ulkeler 20 milyon olmak uzere 40 milyon kisi canindan olmustur diger kayiplari saymiyorum bile. Iki yuzlu bati ise Nazilerin iktidara gelmesi icin bol bol para ve silah ile Nazileri desteklemislerdir. Naziler 1939’da savasi baslatmis , 1940’da Sovyetlere saldirmis bircok bati topragini isgal etmis ama Stalingrad’da durdurulmuslardir. Burada 2 yil yogun catismalar , sokak sokak, olmus sonra Almanlar geriletilmeye baslamistir. 1944 Sovyetlerin kazanacagini kesin goren ABD ve Ingiltere Normandiya cikarmasiyla savasa girmis ve Almanya ortalarinda Sovyetlerle bulusmustur. Savasa girmeseler butun Avrupa Sovyetlerin yonetiminde olacakti. Yalta Konferansinda Roosvelt , Churchill ve Stalin anlasma imzalamislar ve yan yana pozlar vermislerdi. O Orwell uyduruk anti-sosyalist kitaplarini yazarken bunlar oluyordu. Mao’nun lideri oldugu devrim yine Bati’nin cok destekledigi Can Kay Sek komutasindaki ordunun yenilmesiyle olmustur. Can Kay Sek yanindakilerle birlikte o gun adi Formoza Adasi olan bugunku Taiwan’a kacmislardi ve orada simdiye kadar Batinin destegiyle sag bir yonetim oldu. 6 ay kalsigim Çin’i yakindan izleme firsatim oldu (1993). 30 yil gibi bir surede 1,5 milyar insanin gida, saglik, giyim vs her turlu ihtiyacini karsiladiklari gibi dunyaya bir super guc gibi ciktilar. Nasil yaptiklarini ben biliyorum, siz de arastirin. Sadece Mao’ya pislik atmakla bu isler olmuyor. Deniz Gezmis 1968 kusaginin aktif ogrencilerinden biriydi ve kesinlikle Maocu degildi. Sonraki yillardaki eylemlerini uygun bulmasam da 1968’de Dolmabahce’de Istanbul ogrencilerinin oraya demir atmis ABD ucak gemisine karsi eylemleri cok dogruydu. O da varmis. Bugun Izmir Limanina yine bir ABD ucak gemisi demir atmis bir tepki goruyormusunuz? Tisss. Deniz’lerin daha sonra baska eylemleri oldu ama hicbir insani oldurmediler ama idam edildiler. Zamanin basbakani Demirel ” 3 sizden 3 bizden ” diyerek, Menderes, Zorlu ve Polatkan’a karsi (onlarin idamina da uzulmustum) Deniz , Yusuf ve Huseyin’in idam kararini mecliste onayladilar. Cok uzun boylu oldugu icin Deniz sonraki kusaklar icin lidermis gibi algilandi.

        Devam edecegim.


        Liked by 1 kişi

      2. Merhaba Üstadım. 

        Üslubum sert gelmiş olabilir ama gerçekten hiç kızmadım. Bir önceki yorumda da belirttiğim gibi nasıl başkalarını/düşünceleri eleştiriyorsam, insanların beni eleştirmesinden de haz duyuyorum. Böylece fikirlerimi tekar gözden geçirme fırsatı buluyor, bilmediğim ya da eksik kaldığım konuları araştırıyorum.
        Yazdıklarınıza sırayla cevap vermek isterim: son yazımda belirtmiştim, dünyada istisnalar hariç hiçbir şey sadece iki durumdan ibaret değildir. Neden insan sosyal konularda iki taraftan birini seçmeli ki? Neden ya “sermaye düşmanı” ya da “emek sömürücü” olunmalı? Sermaye düşmanı olmadan da emekçiden yana olunamaz mı? İlk yorumunuzda çeşitli ülkelerde fabrikalar kurduğunuzdan bahsetmişsiniz. Sermaye olmadan böyle bir eylemin mümkün olmadığını düşünüyorum. “Kooperatifçilik” mantığıyla kurulmuş bile olsa sermayeye muhtaçlık var. Şimdi siz fabrika kurarak Marksist düşünceye göre üretim araçlarına sahip oluyorsunuz ve sömüren taraftasınız. Kendiniz de aynı fabrikada çalışmışsanız maksimum önünüze “küçük” sıfatı eklenip “küçük burjuva” olabiliyorsunuz. Hiçbir insan durduk yere işletme açmaz. Bir eksiklik/fırsat olmalı ki böyle bir girişim içinde bulunsun. Demek ki siz fabrika ya da fabrikaları açtığınızda o bölgede bir ihtiyaç vardı. Belki sizden önce düşünen olmadı, belki düşünüldü ama imkan yaratılamadı. Nihayetinde fabrikayı açan sizsiniz. O fabrikada üretim yapılarak çalışanlara da emeklerinin hakkı veriliyorsa bunun neresi kötü, neresi yanlış? Latince ifadeyle “ceteris paribus” yani “diğer şeyler sabit” ifadesini sosyolojik açıdan ele alıp işçilerin sömürülmediğini, sosyal haklara sahip olduğunu, yani hiçbir sorun yaşanmadığını düşünürsek bu sistemin kusuru nedir? “İşçi sabit maaş alırken, sermaye sahibi büyük kar elde eder, bir süre sonra da ister istemez sömürü düzeni başlar”. İyi de, bunun sistemle değil “insan” ile ilgisi var. Osmanlıyı çokça eleştiririm ama özellikle gerileme dönemine kadar sosyal düzeni tertip eden sağlam bir yapı vardı: Ahi teşkilatı. Her mesleğin loncaları vardı. Bir meslek erbabısınız, önce meslekte uzmanlığı alabilmek için bağlı bulunduğunuz loncanın başındaki kişinin (Ahi baba) karşısında bir sınava giriyorsunuz. O sınavı geçerseniz işletme açabiliyorsunuz. Diyelim berbersiniz, sınavı geçtiniz ve bir berber salonu açmak istiyorsunuz, açmak istediğiniz bölgeyi belirlediniz. Kontrol ediliyor, o bölgede başka berber var mı, o bölgenin berbere ihtiyacı var mı diye. Diyelim berberlikte büyük paralar kazandınız, bir de kasap açayım diyorsunuz, maalesef izin verilmiyor. O işin ustası olsanız bile. Her loncanın bünyesinde zabıtalar, denetmenler var. Diyelim fırınınız var, halktan şikayet geldi, ekmeğin gramajı sorunlu, ekmekte olmaması gereken maddeler çıktı ya da müşteriye kötü davranıyorsunuz. Lonca tarafından soruşturma açılıyor, şikayetin haklı olma durumunda Ahi baba yanında zabıtalarla gelip ayağınızdaki pabucu alıp dükkanın damına asıyor. Onu gören halk anlıyor ki burada yapılmamas gereken bir şeyler yaşanmış. “Pabucu dama atılma”nın hikayesi böyledir. Muhteşem bir sistem. Tabii sonra yozlaşmalar oldu, ahi babalar adaletli değil de fırsatçı insanlar arasından seçildi. Sermaye sahipleri aracılar kullanarak başka sektörlerde para kazanmaya başladı v.s… Bir şirkette yöneticiyim, title kısmını boşverirsek ben de emekçiyim. Ama mesela çalıştığım için çocuklarıma bakıcı tutmak zorundaydım, gene çalıştığım için periyodik dönemlerde temizlik için yardım alıyorum. Bu durumda da sermaye sahibi oluyorum. Bugüne kadar hiçbir çalışanımdan tek kelime şikayet, huzursuzluk v.s duymadım. Onları köle gibi görmedim, çalıştığım şirkette de köle gibi görülmedim. Şimdi ben hangi sınfıta oluyorum? Sermaye düşmanı da değilim, emekçiyi sömüren de.

        Yazının konusu Mao olduğu için sol diktatörlerden bahsettim. Bu sağcıları olumladığım anlamına gelmez ki. Blogdaki diğer yazılara göz gezdirirseniz en çok sağ hükümetleri eleştirdiğimi görürsünüz.

        George Orwell’ı ya siz yanlış tanıyorsunuz ya da ben. İspanya İç Savaşı’na gönüllü olarak katılıp sosyalistlerle birlikte Faşistlere karşı savaşmış, mermi yemiş insana “sosyalist değildi” demek ne kadar doğru bilmiyorum. Stalin’in diktatör tavrını eleştirmiş olması onun sosyalist olmadığı anlamına mı gelir? Hayvan Çiftliği’nde her karakterin bir karşılığı var. Domuzlar işçi sınıfını temsil ediyor, insanlar sermaye sahiplerini. Kitabın eleştirisi, devrim yapan domuzların, insanlara benzemiş olması. Bu nasıl anti-sosyalizm? Orwell’ın SSCB’ye gitmemiş olması, orası hakkında bilgi sahibi olmadığı anlamına gelmez. İspanya İç Savaşı esnasında Troçkistler ve Stalinistlerle beraber oldu ve yeterli tecrübeye ulaştığını düşünüyorum.
        Mao konusunda da tamamen zıt düşüncedeyiz. Çin’e gitmedim ama ortada göz ardı edilemeyen gerçekler var. Eğer Mao döneminde tamamen içe kapalı olan ekonomi, Mao’dan sonra gelen ve çok farklı anlayışla reformlar yapıp bir anlamda tabu yıkan Deng Siaoping olmasaydı Çin de bu kadar güçlü bir ekonomiye sahip olmazdı. Ekonomik göstergelere her yerden ulaşabilirsiniz. Yani Çin’in küresel dev olması “Mao sayesinde” değil, Mao’dan sonra, bir anlamda “Mao’ya rağmen” oldu. Mao’nun Çin’e miras bıraktığı tek şey “zulüm”dür.

        Deniz Gezmiş’in idam edilme dönemine siz tanıklık ettiniz, ben okuyarak öğrendim. Meclis tutanaklarında Demirel’e ya da AP milletvekillerine atfedilen “üç bizden üç onlardan” sloganıyla karşılaşmadım. Böyle bir sözün gerçekliğine de pek inanmıyorum. Bunun Demirel’i ya da AP iktidarını olumlamam ile ilgisi yok ki, bu ülkenin başına gelmiş büyük belalardan biridir Demirel. Ama dönemi düşünüyorum, bir defa Deniz, Hüseyin, Yusuf hangi “onlardan”? Nerenin “onlar”ı? Menderesleri asan fikir ile Denizleri asan fikir hangi noktada karşıt ki? Menderes asılırken Meclis iki kutuplu: Demokrat Parti ve CHP. Denizler asılırken az sayıdaki İşçi Partiliyi saymazsak gene iki kutuplu bir Meclis var: APve CHP. Matematiksel düşünürsek Denizlerin “onlar” olması için “CHP”li olmaları gerekiyor. İsmet İnönü’nün de idama karşı çıktığı bilgisi var. Ama idam için yapılan oylamaya bakıyoruz: 28 CHP milletvekili onay vermiş, ikisi kararsız kalmış, 47 tanesi falan hayır demiş, bir o kadarı oylamaya katılmamış. Kim bu “onlar”? “Onlar”dan kasıt diyelim ki İşçi Partisi…E İşçi Partisi Menderes asılırken siyaset arenasında mıydı ki? Haliyle bu “3’e 3” ifadesini mantığıma oturtamıyorum.
        Yazacak çok şeyim var aslında ama işten geldim, yorgunum, bir hışımla yazdım bunları. Önerdiğiniz konularla alakalı da yorum yapmak isterim.

        Sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum 🙂

        Beğen

      3. Elif hanim merhaba
        Ayni rezonansta yazabilmemiz icin sizin daha degisik kaynaklara bakmaniz gerekir. Ben simdiye kadar yuzlerce kitap, dergi okudum ve bircok acik tartismalara katildim. Ornegin Marks, Engels, Politzer, Lenin, Hegel gibi kaynaklari iyice hazmetmeniz gerekiyor. Diyalektik, Tarihi Materyalizm , ekonomi-politik gibi konulari iyice hazmedip konulari tarihsel perspektifler ve nedenler uzerine oturtmak gerekiyor. Ben son derece objektif ve gercekci olmaya calistim her konuda ve adalet duygusunu hep on planda tuttum.
        Cok okumak hayati anlamaya ve mutlu olmaya da yardim ediyor. Etrafta bir suru kotu olay olsa dahi celik gibi oluyorsunuz ve sizi cok etkilemiyor.
        Osmanlidaki Ahi teskilati kapitalizm degil. Bunlar gecimini emekle saglayan ustalar. Cumhuriyet kuruldugunda fabrika buyuklugunde diyebilecegimiz iki kurulus var. Biri Halic’teki Cibali Sigara Fabrikasi, digeri ise Halic Tersanesi. Diger seyler cok kucuk atelyeler halinde.
        Ben para yatirarak Çin’de fabrika kurmadim, Avustralya, Çin’li ve Malezya’li firmalarin olusturdugu joint venture’un yoneticisi ve teknoloji saglayani olarak gorev yaptim. Yani siz anlarsiniz , fabrika tasarimi, product development, process development , project management, economical evaluation, start-up, training, planning, production, optimisation gibi seyleri ben yaptim cunku baska bir teknik kisi yoktu. Karsiliginda bizim Avustralya firmasina teknoloji transfer parasi olarak Çin’liler $ 300,000 verdi, bizim firma da yarisini bana verdi. Benzer bir isi Endonezya’da deterjan fabrikasi kurarak yaptim, 25 cesit toz, sivi ve krem deterjan ureten. Benim hem Turkiyede hem de Avustralya’da buyuk firmalarda yag, margarin, cam, deterjan ve enerji alanlarinda oldukca iyi tecrubem var. Bos bir tarlaya PLC ile yonetilen bir fabrikayi kurarim ve calistiririm. Tabii bu yillarin birikimi ve deneyimi ile oluyor ve ben her verilen projeyi challenging bulmusumdur. Meslekdas oldugunuz icin bu konulardan bahsettim. Kapitalizm soz konusu oldugunda kapitalistler hep daha cok kazanmak emekcilere de daha az vermek isterler. Bu onlarin ve sistemin dogasidir.
        Selamlar, sevgiler.


        Beğen

      4. Elif hanim 2.kisim olarak devam ediyorum. Asagidaki konular size ilginc gelir de yazarsaniz zevkle okurum. 1. Ben 2 yildir yurtdisindayim Turkiyede pahaliligin ve yoksullugun cok yuksek oldugunun haberini aliyorum, bu durum nasil duzeltilir? Ayrica tarikatlar, egitim vs ile bir karsi devrim yapiliyor, nasil onlenebilir? 2. Butun dunyanin gozu onunde Israil Filistinlileri yok ediyor ( jenosit). Ordusuz insanlardan olenler 40,000 oldu, bir o kadari da yikilan binalari altinda. ABD ucak gemisi Israil’e yardim icin oraya demir atti. 3. Ukraynayi NATO’ya alacagiz diye Ruslarla savasa tutusturdular, epey para ve silah yardimi yaptilar ama simdiden Ukrayna bircoksey kaybetti. Hala alacagiz gibi, cocuk kandirirca NATO sekreteri sozler ediyor. 4. Turkiye 1950’de Kore Savasina niye girdi? 5. Koy Enstituleri niye kapatildi? 6. 12 Mart ve 12 Eylul darbelerini yapan subaylar Amerika’da mi egitildiler. 12 Eylul sonrasi Turkiye CIA masasi sefi Paul Henze “our boys have done it” diye yukari rapor vermis. 7. 12 Eylul’de 300 kisi olduruldu, 650,000 kisi iskenceden gecirildi, 1,200,000 kisi fislendi. 8. 12 Eylul Darbesini yapan pasalardan Kenan Evren ve Tahsin Sahinkaya omurlerinin son gunlerinde idama mahkum edildiler ve rutbeleri sokuldu. Cok yasli olduklari icin karar uygulanmadi. 9. GLADIO ve benzer kuruluslar her ulkede kuruldu. Fonksiyonlari , gorevleri neydi? Bizde de Ozel Harp Daireisi, Kontrgerilla gibi isimler aldilar.

        Bu konular size ilginc gelir de yazarsaniz ben de zevkle okurum.

        Sevgiler.

        Yilmaz Izdes ________________________________

        Liked by 1 kişi

Yorum bırakın