Yıl 1969… Ünlü şair Ataol Behramoğlu, yedek subay olarak askerlik yaparken bir subaya karşı geldiği için Trabzon’dan, Malazgirt’e sürgüne gönderilir. Aynı dönemlerde Muş’ta askerlik yapan ve o yıllarda Marksist olan şair dostu İsmet Özel’e bir yolunu bularak bir şiir gönderir. “Yıkılma Sakın” başlıklı şiir şöyledir:

İsmet Özel, arkadaşının gönderdiği şiire hemen cevap vermek ister ama askerlik yaparken şiire adapte olması son derece zordur. Hemen bir yolunu bulur ve o dönemlerde diş çektiren askerlerin bir gün istirahat aldığını aklına getirip üç çürük dişini çektirir ve üç gün istirahat alır. Fakat üç gün içinde şiirini bitiremez. O da biraz çürük ama kurtarılabilecek üç dişini daha çektirip üç gün daha istirahat alıp “Yıkılma Sakın” başlığını kullanarak bana göre Türk Edebiyatı’nın en sağlam şiirlerinden birini bitirir.
Sana durlanmış kelimeler getireceğim
Pörsümüş bir dünyayı kahreden kelimeler
Kelimeler, bazıları tüyden bazısı demir
Seni çünkü dik tutacak bilirim
Kabzenin, çekicin ve divitin
Tutulduğu yerden parlayan şiir.
Zorlu bir kış geçirdim, seninki gibi nefti
Acıktım, bitlendim, bir yerlerim sancıdı
Sökmedi ama hoyrat kuralları faşizmin
Çünkü kalbim aşktan çatlayıp yarılırdı.
Her sabah çarpışarak çekilirdi karanlık alnacımdan
Acılar bile duymadım kof yürekler önünde
Beynim her sabah devrimcinin beyniydi
Ayaklarım donukladı gelgelelim
Sağlığın yerinde mi?
Yaraların kabuğu kolayca kaldırılıyor
Halkın doğurgan dünyasına dalmakla
Onların güneşe çarpan sesini anlamayan
Dört duvarın, tel örgünün, meşhur yasakların sahipleri
Seyir bile edemezken içimizdeki şenliği
Yılgı yanımıza yanaşamazken
Bizi kıvıl kıvıl bekliyorken hayat
Yıkılmak elinde mi?
Boşuna mı sokuldu bankalara
Petrol borularına kundak
Kurşun, işçinin böğrünü boşuna mı örseledi
Varsın zındanların uğultusu vursun kulaklarımıza
Yaşamak
Bizimçün dokunaklı bir şarkı değil ki.
Bu yürek gökle barışkın yaşamaya alışmış bir kere
Ve inatla çevrilmiş toprağın çılgarına
Yazık ki uzaktır kuşları, sokaklarıyla bizim olan şehir
Ama ancak laneti hırsla tırpanlayamamak koyuyor insana
Öpüşler, yatağa birden yuvarlanışlar
Sevgiyle hatırlansa bile hatta.
Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
Bütün devrimcilerin çektikleri
Biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
Dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
Pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
Ama budandıkça fışkıran da bizleriz
Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak…
Geçtiğimiz aylarda Kara Harp Okulu’ndan mezun olan öğrenciler bir gelenek olarak Subay andını okuyup kılıç çatmış ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganı atmışlardı. Kendileri hakkında ışık hızıyla soruşturma başlatılmıştı. Son yapılan haberlere göre başta dönem birincisi Ebru Eroğlu olmak üzere slogan atan teğmenler ihraç talebiyle Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk edilmiş. Aslında Genelkurmay Başkanı’nın “terör örgütü kurmak ve yönetmek” suçuyla hapis cezası aldığı bir ülkede herhangi bir şeye şaşıramıyor insan ama gene de üzülmekten kendini alamıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatına vakıf olanların bileceği üzre Mustafa Kemal Harp Akademisi’nden mezun olur olmaz dönemin padişahı Abdülhamit’e karşı olduğu düşüncesiyle birkaç ay hapis yatmış ve sonra da ordudan atılmayıp Şam’a sürgün edilmişti. Neden Mustafa Kemal ve arkadaşları ordudan ihraç edilmedi de sürgüne gönderildi? Benim fikrim, her ne kadar Osmanlının en fazla toprak kaybı Abdülhamit döneminde olsa da sonuçta bir “devlet aklı” vardı. Ve o akıl şunu diyordu: farklı fikirlerde bile olunsa savaşlarda yarar sağlayabilecek yetenekli ve yetişmiş kişileri ordudan ihraç etmemelisin. Bu kararın haklılığı ve semeresi de özellikle Çanakkale Savaşı’nda alındı.
Bir ülkenin ruhunu, tarihini ve geleceğini ayakta tutan en büyük gücün, şuursuz kalabalıklardan değil, şuurlu bireylerden geldiğini hepimiz biliriz. Gelecek, adımlarını özgürce ve bilinçle atan, yüreğinde adalet, sadakat ve vatan sevgisi taşıyan insanlarla inşa edilir. Yıkılmaz, sarsılmaz bir irade, kuşaktan kuşağa çalışkanlık ve inanca dayanan bir miras bırakır. Bu mirası yaşatmanın yolu, korkuları aşmak, haksızlıklar karşısında direnmek ve adımlarını cesaretle atmaktan geçer. Tarih boyunca özgürlük ve onur için verilen mücadeleler, sadece silahlarla değil, bilgelikle ve sarsılmaz bir şuura sahip olan yüreklerle kazanılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün rehberliğini izleyenler, onun ilkelerine olan sadakati yalnızca bir sözde değil, ruhunun derinliklerinde yaşatır.
Bugün bazı sesler, bu sadakati sorgulamaya cesaret edebilir, hatta susturmak isteyebilir. Ancak bilinir ki özgür irade ve vatan aşkının yoğun olduğu kalpler, en baskılı günlerde bile yıkılmaz; daha da güçlenir. Zulme direnişin en büyük sembolü, onurlu bir duruş ve çekilmeden ileri adım atmaktır. Cesaretin anlamı, zor zamanlarda bile şuuru ayakta tutmaktır.
Unutulmaması gereken şudur: Bir milletin bekası, onurlu bireylerinin iradesiyle korunur. Çatlaklardan sızan karanlığa, ümit ateşini yakan yürekler karşı koyar. Yukardaki muhteşem şiir nasıl bitiyordu: “Ölüyoruz, demek ki yaşanılacak”…
Ve bir kez daha hatırlatalım: ne olursa olsun, YIKILMA SAKIN! Çünkü bu topraklar, iradesini ve umudunu kaybetmeyenlerin omuzlarında yükselir.
Elif,
Bu guzel siirlerle donanan yazinda belirttigin gibi, ulkenin en guzide okulundan mezun olan tegmenlere “Ataturkun askerleriyiz” dedikleri icin yapilan disiplin sorusturmasi, dusunen insan icin eziyettir. Bence bu her zaman oldugu gibi bir nabiz yoklamasidir; insanlarimizin boylesi bir olaya nasil bir tepki vereceginin olcusudur ve bir turlu oc alma tasarimidir.
Bununla yapilmak istenen, hem ordumuzu ve hem de siniflarini birinci olarak bitiren Ebru Eroglu ve diger iki kadin tegmenle digerlerine gozdagi vermektir. Kadinlarin one gecmesi zaten ayri bir sorun bazi kafalar icin…Yapilmasi gereken “Yilma Sakin” olmalidir. Ikinci Abdulhamid ruyasinda olanlar, eninde sonunda insanlarimizin kararliligi sonucu kendilerini tarihte hak ettikleri yerde bulacaklar. Mutlu yarinlar.
BeğenBeğen