Bilginin Gölgesinden Korkanlar: Tarihin En Büyük Korkusu

“Okuyan insan düşünür, düşünen insan sorgular, sorgulayan insan tehlikelidir.”

Bu basit denklem, tarihin en korkulan devrimidir. Hiçbir silah, hiçbir ordu, hiçbir güç, uyanmış bir zihnin karşısında duramaz. İşte bu yüzden İstanbul’un kadim topraklarında, bir zamanlar var olan Konstantiniyye İmparatorluk Kütüphanesi’nin hayaleti huzursuzca dolaşır. Sultanahmet’in altında, şimdi turistlerin ayak sesleriyle çınlayan yerlerde, bir zamanlar 120.000 el yazması, binlerce düşünce, sayısız hayal vardı. Her sabah güneş doğarken, bilginler, şairler, filozoflar bu kutsal mekanda buluşur, düşünceler çarpışır, yeni fikirler doğardı.

“Bir halkı yönetmek istiyorsan, önce okumalarını engelle.” Çin İmparatoru Qin Shi Huang’ın bu prensibi, binlerce yıldır tüm diktatörlerin el kitabında yazılıdır. MÖ 213’te tüm Konfüçyüs kitaplarını yaktırıp 460 alimi diri diri gömdürdüğünde, aslında gömmek istediği “düşünce”nin kendisiydi. Firavunlar yazıyı sadece rahiplerin ve katiplerin tekelinde tuttu. Çünkü biliyorlardı ki, okuma yazma bilen köle, artık sadece bir köle değildir.

Tarih boyunca kütüphaneler, sadece kitapların saklandığı yerler değil, toplumların hafızası, medeniyetlerin beşiği oldu. Tam da bu yüzden, her dönemde iktidarlar için ilk hedef haline geldiler. Çünkü bir toplumun hafızasını silmek, onu yeniden şekillendirmenin ilk adımıdır.

Maya uygarlığından geriye kalan dört kitaptan biri olan Dresden Kodeksi’ni düşünün. İspanyol papaz Diego de Landa, binlerce Maya el yazmasını yaktırırken, “Bu kitaplarda şeytani öğretiler var” diyordu. Oysa yakılan, bir medeniyetin astronomisi, matematiği, tıbbı, tarihiydi. Orta Çağ’da İncil’in yerel dillere çevrilmesi bile bir suçtu, çünkü okuyup anlayan halk, aracısız düşünmeye başlayacaktı.

Moğollar, Bağdat Kütüphanesi’ni aynı nedenle yok etmişti. Dicle Nehri’ne attıkları kitaplar suyu mürekkep rengine dönüştürmüş. O gün Dicle’nin suları gerçekten mavi/lacivert/siyah mıydı, yoksa tarihçiler mi öyle yazdı, bilinmez. Ama bilinen şu ki, o renk dönüşümü yaşayan sular insanlığın kolektif belleğinde silinmez bir leke olarak kaldı.

Sokrates’in baldıran zehriyle öldürülmesinin sebebi de buydu. Gençlere düşünmeyi öğretmek, dönemin Atina’sı için affedilmez bir suçtu. İskenderiye Kütüphanesi’nde Hypatia’nın parçalanmış bedeni, bilgiye düşman olanların vahşetinin tanığıdır hala. Endülüs’te yakılan kütüphanelerin külleri tarihte bir utanç vesikası olarak durur. Granada’nın düşüşünden sonra meydanlarda yakılan kitaplar, sadece kağıt ve mürekkep değil, bir medeniyetin rüyalarıydı.

Orta Çağ’da cadı diye yakılan kadınların çoğu, şifacı, ebe, bitki uzmanıydı. Bilgi, özellikle kadının sahip olduğu bilgi, iktidar için her zaman tehlikeliydi. Taliban’ın kız çocuklarını okuldan uzak tutması, aynı korkunun modern tezahürü değil mi?

Kamboçya’da Pol Pot, bu korkuyu öyle derinden yaşadı ki, sadece kitapları değil, kağıdı bile yasakladı. Gözlük takanları “çok okumuş” olma ihtimalinden dolayı öldürttü. Bir neslin tüm birikimini silmeye çalıştı. Nazi Almanyası’nda Einstein’ın kitapları meydanlarda yakıldı.

Her çağda, her coğrafyada aynı korku: Düşünen insandan korku, sorgulayan zihinden korku, uyanış potansiyelinden korku…

Neden bu kadar korkunç peki? Çünkü okuyan insan, başka dünyaların mümkün olduğunu görür. Bu, mevcut düzenin mutlak olmadığının keşfidir. Düşünen insan, verili kalıpların dışına çıkar. İktidarın en büyük silahı olan “alternatifsizlik” masalı yıkılır. Sorgulayan insan itaat zincirinin son halkasını da kırar. Artık o, özgür bir bireydir.

Ama artık kitapları yakmak yetmiyor. Çünkü dijital çağda bilgi, su gibi her yerden sızıyor. Bu yüzden yeni bir strateji var: Bilgiyi anlamsızlaştırmak. Post-truth çağında gerçekler önemsizleşiyor, duygular öne çıkıyor. Sosyal medyanın yankı odalarında her düşünce kendi etrafında dönüp duruyor. Algoritmalar bizi kendi düşünce hapishanelerimize kilitliyor.

Deepfake teknolojisiyle üretilen sahte görüntüler, troll ordularının yaydığı dezenformasyon, anlık değişen gündemler… Hepsi modern çağın kitap yakıcıları. “Dikkat ekonomisi”nde, derin düşünce yerini yüzeysel tüketime bırakıyor. Tıpkı Fahrenheit 451’deki gibi, insanlar duvarboyu ekranlarında anlamsız içerikleri tüketirken, düşünme yeteneklerini yitiriyorlar.

Ama her karanlık çağda olduğu gibi, şimdi de direnenler var. Dijital kütüphaneler kuranlar, blockchain teknolojisiyle bilgiyi korumaya çalışanlar, gerçeği aramaktan vazgeçmeyenler, eleştirel düşünmeyi bir meşale gibi taşıyanlar… Tıpkı Ortaçağ’da manastırlarda gizlice kitapları çoğaltan keşişler gibi, bugün de özgür bilginin muhafızları var…

Bugün, Konstantiniyye İmparatorluk Kütüphanesi, İskenderiye Kütüphanesi, Bağdat Kütüphanesi ve yakılan, yıkılan bütün kütüphanelerin hayaletleri bize bir şey fısıldıyor: Kitapları yakabilirsiniz, kütüphaneleri yok edebilirsiniz, “bilgi”yi manipüle edebilirsiniz ama “düşünce”yi asla… Çünkü düşünce, ateşten doğan Anka kuşu gibidir, her yok edilişinde, kendi küllerinden yeniden doğar.

Ve belki de tam da bu yüzden, “düşünce”den korkanlar, her çağda yeni yakma yöntemleri icat etmeye devam edecekler…

Ama unutmayalım ki “tarih” çoğunlukla kitap yakanları değil, kitap yazanları hatırlıyor…

İyi Pazarlar

2 Comments

  1. Gunumuzdeki malum kafalar, devletin kagit fabrikasini bile kapatacak kadar arsiz ve ilkel oldugundan okuyan ve dusunen icin ne kadar zulum olsa da bu cagda artik bunlarin hepsinin kullanilma zamani doldu artik. Kendi taraftarlari bile arada bir bu cahil toplulugu sorgulamaya basladi sanki. Iyi haftalar. Aydin Erturk

    Sent from my T-Mobile 5G Device Get Outlook for Androidhttps://aka.ms/AAb9ysg ________________________________

    Beğen

Yorum bırakın