DELİLER VE RUHSUZLAR

Bir ülke düşün, uykuyla uyanıklık arasında sıkışmış gibi. Rüyada olduğunu anladığın anda uyanamıyorsun. Yalnızca daha derin bir uykunun içine gömülüyorsun. İnsanlar, hayatı değil, hayatta kalmayı öğrenmiş. Neşeye değil, sessizliğe alışmış. Gözyaşı bile artık içten içe akıyor, yüzleri rahatsız etmiyor.

Bazı sabahlar pencereni açarsın, dışarıda bir şehir değil, bitkisel hayata girmiş bir organizma görürsün. Kımıldıyor, hareket ediyor ama yaşamıyor. Herkes işine, okuluna, randevusuna yetişirken aslında yalnızca yavaşça gömülüyor günün içine. O gün biraz daha eksiliyor içimizdeki insan.

Gökyüzü gökyüzü gibi değil; sanki orada biri perdeleri çekmiş de gün ışığını kısmış. Sokaklar birbirini tanımayan yorgun suratlarla dolu. Kimse kimseyi görmek istemiyor artık. Görenin yükü ağır. Görüp de susanın, susup da içinde çürütenin yükü daha da ağır…

Bu topraklarda akıl, bir emanet gibi: Herkes bir gün düşürür diye korkuyor. Çünkü düşünen acı çeker, hisseden yanar. Yanmak istemeyen önce düşünmeyi bırakır, sonra hissetmeyi. Geriye kalansa yalnızca bir gölge olur; yaşıyormuş gibi yapan, içten içe eksilen bir siluet.

Böylesi bir dünyada ve memlekette yaşayabilmek için ya deli olacaksın ya da ruhsuz… Akıllıysan mahvolursun, ruhun varsa parçalanırsın. Çünkü burada hakikatin ipleri cambazların elinde, vicdan terazileri çoktan pas tutmuş, kelimeler anlamını yitirmiş birer yankıya dönüşmüş. Delirmezsen aklın seni zehirler. Haberleri açtığında, sokağa çıktığında, bir çocuğun aç gözleriyle karşılaştığında… Gözlerinin önünde olup bitenleri görüp de hala sağlam kalabiliyorsan, ya körsündür ya da deliliğin kıyısında. İnsan aklı, bu kadar çarpıklığın içinde kırılmadan nasıl kalabilir? Görmek, bilmek ve yine de nefes almak… Ancak delilikle ya da ruhsuzlukla mümkün.

Ruhun varsa, her çığlık içine işler. Üstüne basılan umutların sesi kulak zarlarını parçalar. Bir annenin gözyaşı, babasının elinden kayıp giden bir gencin “son bakış”ı, “ucuz” diye saatlerce beklediği kuyrukta titreyen bir yaşlının sessizliği… Ruhun varsa bunlarla yaşanmaz. Her sabah yeni bir ağırlık, her gece yeni bir sızı demektir. Ama ruhsuzsan… İşte o zaman rahat yaşarsın. Kulaklarını tıkarsın, kalbini mühürlersin. Dünya yanar, sen saçını tararsın.

Bu ülkede yaşamak böyledir işte. Ya her şeyin farkında olup çıldırırsın ya da fark etmeyecek kadar duyarsızlaşırsın. Biri seni ateş gibi yakar, diğeri taş gibi soğutur. Ama ortada durulmaz. Ortada duranlar, önce vicdanları tarafından mahkum edilir, sonra hayat tarafından unutulur.

Sokaklara bak! Kaldırımlardaki çatlaklar bile hikaye anlatır. Suskun binalar, sönmüş sokak lambaları, duvar diplerinde içe çökmüş insanlar… Her biri sana bir şey fısıldar. Ama duyacak olursan, bir daha uyuyamazsın. Duymazdan gelirsen, kalbinin yerine bir taş koyarsın.

Bu yüzden burada yaşamak için seçim yapmalısın: ya aklından vazgeçip deliliğe sığınmak ya da ruhundan vazgeçip bir gölge gibi yaşamak. Ve belki de en kötüsü, hangisini seçtiğini bile fark etmeyecek kadar “alışmak”…

1 Comment

  1. Sevgili Elif, her gunumuz artik dusunen insan icin iskence oldu, dusunemeyen icin zaten sorun yok. Bizlere dusen, her seye ragmen umudu yitirmeden yola devam etmektir. Beni yildirmayan tek sey, bu yolun yuz yil onceden cok buyuk sikintilar icinde cizildigi gercegi ve tek cikar yol oldugu. Mutlu ve umutlu haftalar, Aydin Erturk

    Sent from my T-Mobile 5G Device Get Outlook for Androidhttps://aka.ms/AAb9ysg ________________________________

    Liked by 1 kişi

Aydin Erturk için bir cevap yazın Cevabı iptal et