Gerçekliği Gizleme Sanatı

Dil, gerçekliği sadece betimlemez; onu şekillendirir, yönlendirir, hatta gerektiğinde gizler. İnsanlık tarihi boyunca iktidarlar, toplumları yönetmenin en etkili aracının “silah” değil, “kelime” olduğunu anlamıştır. Bir liderin en büyük gücü, halkın nasıl konuştuğunu, dolayısıyla nasıl düşündüğünü kontrol edebilmesidir. Sürekli örnek verip alıntılar yaptığım George Orwell’in “1984” romanında tasvir ettiği totaliter rejim, tam da bu prensip üzerine inşa edilmiştir: “Yenisöylem” (Newspeak), sadece bir iletişim aracı değil düşünce kontrolünün temel mekanizmasıdır. Bazı kelimeleri ortadan kaldırdığınızda, o kelimelerin temsil ettiği kavramları düşünmek imkansız hale gelir. “İsyan” kelimesi yoksa, isyan fikri de olmaz. “Özgürlük” kelimesi sadece fiziksel kısıtlamalardan muaf olmayı ifade ediyorsa, zihinsel özgürlük diye bir şey düşünülemez.

Modern demokrasilerde elbette böylesine açık bir dil mühendisliği mümkün değildir. Ama bunun daha incelikli, daha sinsi versiyonları her gün, her yerde karşımıza çıkar. Politik söylem, “örtmece” denilen yumuşatma tekniğiyle doludur. Batı dillerinde “collateral damage” (yan hasar) derler öldürülen sivillere, “enhanced interrogation” (geliştirilmiş sorgu) derler işkenceye, “downsizing” (küçültme) derler toplu işten çıkarmalara. Türkiye’de de bu geleneğin köklü bir tarihi vardır ancak son yıllarda örtmece kullanımı neredeyse bir endüstri haline gelmiştir. Her gerçeklik, her olumsuz gelişme, dilsel bir ameliyatla yeniden paketlenir ve halka sunulur

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın hem yazılı hem de sözlü olarak yaptığı açıklama, bu dilin ulaştığı absürtlüğün mükemmel bir örneğidir: “Tarımda yüzde 13 negatif büyüdük.”

Negatif büyüme… Bu iki kelime bir arada kullanıldığında anlamsızlaşır. Büyüme, tanım gereği pozitif bir harekettir; negatif olduğunda büyüme değil, küçülme olur. Bir ekonomi negatif büyümez; daralır, geriler, küçülür. “Negatif büyüme” demek, “sıcak dondurma”, “sessiz çığlık” demek gibidir. Bir oksimoron, bir çelişki, bir saçmalık. Ama işte, en yüksek makamlardan bu ifade duyulduğunda, toplum alışır, normalleşir, hatta bu dili benimsemeye başlar.

Peki neden? Neden “tarım sektörü yüzde 13 küçüldü” denmez de bu dilsel jimnastiğe başvurulur? Cevap basit: Küçülme kelimesi kulağa hoş gelmez. Negatif bir çağrışımı vardır. Başarısızlık, gerileme, yanlış politikalar anlamına gelir. “Büyüme” kelimesi ise, önüne “negatif” sıfatı konsa bile, zihinsel olarak yine de pozitif bir izlenim bırakır. Bu, psikolojik bir manipülasyondur. Dinleyici, “negatif” kısmını es geçip “büyüme” kısmına odaklanır. Sonuçta, politikacı teknik olarak doğru bilgi vermiş ama bu bilgiyi öyle paketlemiştir ki, gerçek etkisi minimize edilmiştir.

Bu yaklaşım, Türk siyasetinde yeni değildir ama sistematikleşmiştir. “Zam” kelimesi artık kamu söyleminde neredeyse yasaktır, yerine “fiyat güncellemesi” kullanılır. Güncelleme, tarafsız, hatta pozitif bir kelimedir. Bilgisayarınızı güncelersiniz, daha iyi çalışır. Bir yazılımı güncelersiniz, yeni özellikler kazanır. Ama bir ürünün fiyatını güncellediğinizde ne olur? Vatandaşın cebinden daha fazla para çıkar. Bu gerçek, “güncelleme” kelimesiyle gizlenir. Benzer şekilde, “istifa” kelimesi de resmiyetten silinmiştir, yerine “görevden azlini istemek” gibi karmaşık, pasif, öznesi belirsiz ifadeler kullanılır. Kim karar verdi? Kimin iradesiyle oldu? Belli değil. Bu bulanıklık tesadüf değildir; hesap verebilirliği azaltmanın bilinçli bir yöntemidir.

Dünyanın pek çok dillerinde güncellenmiş “gelişmekte olan ülkeler” tabiri de benzer bir işlev görür. Yıllar önce “az gelişmiş ülkeler” denirdi ama bu ifade fazla sert, fazla onur kırıcı bulundu ve değiştirildi. Yüzeysel olarak bakıldığında, bu diplomatik bir nezaket, politik bir doğruluk örneği gibi görünür. Ama aslında, statik bir durumu dinamik bir sürece dönüştürerek gerçeği maskeleme işlevi de vardır. “Az gelişmiş” bir tespit, bir fotoğraftır; “gelişmekte olan” ise bir söz, bir gelecek projeksiyonudur. Peki gerçekten gelişiyor mu? İşte asıl soru bu. Bu ifade, somut gerçekliği belirsiz bir iyimserliğe gömer ve gerçek sorunların üzerini örter.

Ama tüm bunların ötesinde, son dönemde “toplumsal barış” adı altında ortaya çıkan en absürt ifade şüphesiz “suça bulaşmamış PKK’lı” tabiridir. Bu, mantıksal bir çelişkinin ötesinde, gerçeklikle tamamen kopmuş bir söylemdir. PKK, Türkiye’de terör örgütü olarak tanımlanmış bir yapıdır ve örgüt üyeliği Türk Ceza Kanunu’na göre suç teşkil eder. Dolayısıyla “PKK’lı olmak” zaten tanım gereği “suça bulaşmış olmak” demektir. Bu ifadeyi kullanmak, “ameliyata katılmamış  cerrah”, “tıraş yapmamış berber” demek gibidir. Tanımın kendisiyle çelişen bir nitelendirmedir. Bu, dilin politik ihtiyaçlar uğruna mantıktan tamamen koparıldığı noktadır. Tabii bu söylediklerimin yani “mantık”ın hiçbir önemi yok, sonuçta bu örgütün lideri için sempatizanı olmayan kişiler tarafından “kurucu önder” ifadesi kullanılabiliyor.

Bu tür dilsel oyunların arkasındaki motivasyon anlaşılabilir: Politik olarak hassas konuları yumuşatmak, muhalefeti azaltmak, toplumsal tepkileri minimize etmek. Ancak bu süreç, toplumun gerçeklikle ilişkisini ciddi şekilde zedeler. Vatandaşlar zamanla kelimelerin gerçek anlamlarını kaybettiği, her ifadenin arkasında başka bir gerçek olduğu bir dünyada yaşamaya başlar. Bu da zaten sıfır noktasına yakınsamış siyasi güveni eksi noktaya götürür, kamu söylemini değersizleştirir ve nihayetinde demokratik tartışmanın temelini baltalar. İnsanlar aynı kelimeleri kullanırken farklı şeylerden bahsediyorsa, ortak bir gerçeklik üzerinde anlaşmak imkansız hale gelir. Orwell’ın en büyük korkusu buydu zaten: Dilin bozulması, düşüncenin bozulmasına yol açar ve toplum gerçeklikten giderek daha fazla uzaklaşır.

Dili korumak, gerçekliği korumaktır. Kelimelere sahip çıkmak, düşünceye sahip çıkmaktır. Yani fiyat güncellemesi değil zamdır, negatif büyüme değil küçülmedir, görevden affını istemek değil istifadır, terör örgütüne bir dilim ekmek vermiş olmak dahi suçtur. Abdullah Öcalan da kurucu önder falan değil; binlerce askerin, polisin, doktorun, öğretmenin, hemşirenin, kundaktaki bebeğin ölüm emrini vermiş, bu canım yurdumun bölünmesi için ülkenin dibine dinamit koymuş, evler/ocaklar yıkmış eli kanlı bir canidir!

İyi Pazarlar

2 Comments

  1. Sevgili Elif,

    Bu cok guzel ve ayni zamanda son olaylara isik tuttugu icin cok onemli yazin beni umutlandirdi. Belirttigin gibi dil kullananin amaci icin cok onemli hele siyasetci icin cok daha onem tasiyor. Yalanin siyaset dunyasinda tavan yaptigi ulkede dogruyu ara ki bulasin…

    Hersey boylesine basibozuk giderken ulkeye baris getirme adi altinda Kurt sorunu yalanini dayatmalari iktidarin yeni oyunudur. Buna ana muhalefet partisi baskani da maalesef canak tutuyor Turkiyede Kurt sorunu var diyerek.

    Iki hafta once dort buyuk dogu ilimize esimle yaptigim kisa ziyarette cok onemli seyler saptadim; 1. Doguda Kurdu, Turku, Suryanisi ve Arabi harmoni icinde yasiyor. Kimse kimseye karismiyor ve huzur var. 2. Devlet ekonomik sartlarin en iyisini oraya vermis, tarim icin barajlar ve sulama alabildigince mevcut. Ekonomi ve tarim diri. 3. Kucuk bir koyden gecerken gordum, okul servis araclari cocuklari bedava tasiyormus (yine rehbetimizin dedigine gore ogle yemekleri de bedava veriliyor.) Boyle bir hizmet ulkede baska yerlerde var mi bilmiyorum ama ABD de bile yok.4. Tesaduf olarak bir Kurt ailesinin restoraninda esimle cok hos vakit gecirdik. Hicbir onyargi olmadan konustuk ve birbirimizi cok iyi anladik. Daha guzeli restoran sahibi kiziyla esimi kendi cep telefonu sayesinde gorusturdu ve doguda bir lise ogrencisinin boylesine guzel bir Ingilizceyi konusmasi beni hem sevindirdi ve hem de umutlandirdi. Yani bu siyasi yalanlarin hicbiri gorduklerimin aksine beni kandiramaz. Bu ulke buna ragmen tum bunlari asacaktir, inancim sonsuz.

    Iyi haftalar dilerim

    Aydin Erturk

    Liked by 1 kişi

    1. Merhaba Aydın Bey

      Bu yaşıma kadar “siyaset” özelinde anladığım şudur: Siyaset, “sorun çözme” değil “sorun yaratma” sanatıdır. Açlık sınırı 30 bin olarak açıklanıp asgari ücreti 28 bin lira yapılıyorken, ne yazık ki önceden vasıfsız olarak kabul edilen asgari ücretle çalışanların arasında bugün üniversite mezunları dahi varken ve bu asgari ücretliler arasında Türk’ü, Kürt’ü, Laz’ı, Çerkes’i varken etnik tartışmalar, ayrışmalar bizim neyimize? Ne kadar takip ediyorsunuz bilmiyorum ama bir haftadır ana gündem maddemiz yasaklı madde kullanan gazeteciler, iş adamları v.s Sanki bizim için çok önemliymiş gibi. Oysa bu topraklarda peş peşe iki İHA patlatıldı, yanlışlıkla (!). Dün gece içinde Libya genelkurmay başkanının da yer aldığı uçak düştü. Sanki bir simülasyonda yaşıyoruz, Allah aklımızı korusun.

      Yorumunuz için teşekkür ederim
      Güzel günler dilerim

      Beğen

Aydin Erturk için bir cevap yazın Cevabı iptal et