ATAZAGORAFOBİ

İnsan, “ölümlü” olduğu bilgisini anladığı andan itibaren dünyaya “iz bırakma”, “hatırlanma” gibi kaygıları taşıdı. Homo sapiens’i diğer türlerden ayıran en temel özelliklerden biri budur: yalnızca ölümün farkında olmak değil ölümden sonra unutulmanın farkında olmak. Bu dehşet verici farkındalık, insanlık tarihinin en büyük itici gücü oldu. Sanat, din, mimari, edebiyat, müzik, hatta çocuk sahibi olmak… Hepsi aynı varoluşsal korkuya verilen cevaplardır:

“Ben öldükten sonra, beni hatırlayacak biri olacak mı?”

Atazagorafobi literatürde “kişinin sevdikleri tarafından unutulma” korkusu olarak açıklanır. Her ne kadar tek boyutlu bir tanım yapılsa da bana göre atazagorafobinin üç boyutu vardır:  

1. “Unutulmaktan korkma” – Başkalarının bizi hatırlamama korkusu

2. “Unutmaktan korkma” – Kendimizi, sevdiklerimizi, geçmişimizi kaybetme korkusu  

3. “Unutulmamaktan korkma” – Geçmişteki hatalarımızın, günahlarımızın sonsuza dek bizimle kalması korkusu

Bundan 30.000 yıl önce Lascaux veya Altamira mağaralarına o bizon resimlerini yapan avcı-toplayıcıyı düşün. Neden yaptı? Sadece avın bereketli geçmesi için mi? Birçok mağarada, resimlerin yanına basılmış el ayası izleri görürüz. Bu, tarihin en eski imzasıdır. O el izi: “Buradaydım, yaşadım ve beni sakın unutmayın” demenin en ilkel ve en saf yoludur. Mağara duvarı, o günün sosyal medyasıdır ve atazagorafobi, o boyayı duvara süren ilk fırça darbesidir.

Milattan Önce 356. Efes şehri uyuyor. Dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı ayışığında parıldıyor. Ve bir adam elinde meşaleyle içeri giriyor. Sabaha karşı, tapınak yanıyor. Alev göğe yükseliyor. Efesliler dehşet içinde. Bu bir felaket değil kutsala saldırıdır. Suçluyu yakaladıklarında, bekledikleri pişmanlığı görmüyorlar. Tam tersine, adam gururlu:

“Benim adım Herostratus. Bu tapınağı ben yaktım. Ve adım sonsuza dek hatırlanacak.”

Adam, ölümsüz olmak için tapınak yaktı. Yaratamadığı için yıktı… Efes Senatosu iki karar aldı:

– Herostratus idam edilecek (fiziksel yok oluş)

– Adı hiçbir zaman anılmayacak (hafızadan yok oluş)

İkinci karara “Damnatio Memoriae” deniyor yani “Hatıranın Lanetlenmesi.”

Roma İmparatorluğu bu cezayı çok kullandı: İmparatorun heykelleri kırıldı, isimleri yazıtlardan kazındı, portreleri yok edildi, tarihi kayıtlardan silindi. Caligula, Nero, Commodus  hepsine bu ceza verildi. Ama bugün hepsini hatırlıyoruz. Çünkü unutturma çabası, hafızanın bir biçimidir.

Herostratus’a da aynı ceza verildi. Adının anılması yasaklandı. Ama bugün unutmak bir yana literatürde “Herostratus Sendromu” terimi bile kullanılıyor. Tanınmak uğruna zarar verme, ne pahasına olursa olsun şöhret peşinde koşma patolojisi. Seri katillerin, okul baskını yapan canilerin, başkalarına zarar vermese de televizyonlardaki kimi yarışmalara katılıp aşağılanmayı bile göze alan kimi insanların motivasyonunun bu olduğunu düşünüyorum.

Bizim kültürümüzde: “Mezara gelip bir Fatiha okusun diye çocuk sahibi olmak” diye bir durum vardır. Bu söz, çocuk sahibi olmanın altında yatan motivasyonlardan birini çıplak biçimde ifade eder: Ölümden sonra unutulmama garantisi…

Yani mağara duvarlarından, çocuk yapmaya; sanat eserleri ortaya çıkarmadan, son nefesine kadar oturduğu koltuktan kalkmayan siyasilere; sosyal medyada “modern mağara duvarları” diyebileceğimiz İnstagram, Twitter gibi yerlerden şu an okuduğunuz sayfanın var olma nedenine varana dek ister açık, ister örtülü biçimde olsun içimizdeki temel dürtülerden biri “unutulma korkusu” ya da “var olma isteği”dir.

“Unutulmak” korkutucu bir durumdur. Ama “unutmak” daha da dehşet verici. Mesela Alzheimer hastalarının yaşadığı süreci düşünün: İlk önce yakın geçmiş bulanıklaşıyor. Dün akşam ne yediğini unutuyorlar. Sonra isimler kayboluyor. Belki çocuğunun adı dilinin ucunda ama çık(a)mıyor. Sonra yüzler tanıdık gelmemeye başlıyor ve nihayetinde aynada kendini bile tanıyamama… “Geçmiş” kayboluyor, “hatıralar” kayboluyor, haliyle “ben”/kimlik de kayboluyor. “Canlı cenaze” dediğimiz durum. Sevdiğiniz kişi ölmemiş ama siz onun için ölmüşsünüz, çünkü sizi hatırlamıyor…

Yaş ilerledikçe herkes benzer kaygıları taşıyor:

“Anahtarları nereye bıraktığını unutmak” (Alzheimer başlangıcı mı?)

“Bir kelimeyi, ismi hatırlayamamak” (Demans mı?)

Tabii bu kaygılar boşa değil. Dünya Sağlık Örgütü, 2050 yılında dünyada 150 milyon demans hastası olacağını söylüyor. Korkunç bir sayı…

Tamamen “unutulmak korkutucu”, “unutmak” dehşet verici ama hiç “unutulmamak” belki de en yıkıcı olanı. Ben bu duruma “Hafızanın merhametsizliği” diyorum. Bazı anılar vardır ki, unutulması bir lütuftur ancak atazagorafobinin bu ters yüzünde, kişi yaptığı bir hatanın, yaşadığı bir utancın veya maruz kaldığı bir travmanın toplumun belleğine “çıkmamak üzere” kazınmasından korkar. Eski çağlarda suçluların alınlarına vurulan kızgın demir mühürler, bu korkunun fiziksel haliydi. Kişi ne kadar değişirse değişsin, toplum onu o “tek an” ile hatırlar. Bir suç işleyip içeri düşmüş biri, özgürlüğüne kavuştuğunda iş bulması kolay olmuyor. Çünkü iş yeri sahipleri, işe alım uzmanları o kişinin işlediği suçun mahiyetine önem vermez. Belki nefsi müdafaadır, belki iftiradır, belki fikir suçlusudur, belki de gerçekten pişman olduğu bir suç işlemiştir. Her ne sebeple olursa olsun artık toplum nezdinde damgalanmıştır.

“Travma Sonrası Stres Bozukluğu” hastalarının yaşadığı en büyük problem, travmatik olayı unutamamalarıdır. Zihin, acı veren anıyı tekrar tekrar oynatır. Kurban, geçmişte hapsolur.

Batı’da her geçen gün daha da şiddetli boyuta ulaşan, bizde de gençler arasında yavaş yavaş ortaya çıkan “cancel culture” yani “iptal kültürü” yaşadığımız dönemin bir anlamda Damnatio Memoriae’sıdır. Tabii bir farkla: Roma’da isminiz kazanırdı ve unutulurdunuz, Cancel culture’da isminiz kazınır ama sonsuza dek hatırlanırsınız. Cancel culture şöyle işliyor: Bir kişi, toplumun büyük bir kesimi tarafından uygun görülmeyen bir davranışta bulunur ya da bulunduğu iddia edilir. Sosyal medyada bu duruma kanıt teşkil eden bir video ya da eski bir gönderisi konulur. O kişiye dair olumsuz görüşler sosyal medyada paylaşılır. Hareket büyür, kalabalık öfkelenir. Kişi işini kaybeder, sponsorları çekilir v.s Dünyada en fazla okunan kitaplardan biri olan Harry Potter’ın yazarı J.K. Rowling, trans hakları konusundaki görüşleri nedeniyle hayranları tarafından “iptal” edildi. Yayınevlerine falan baskılar yapıldı, kitapları boykot edilmeye başlandı. Bizde tabii bütün güç iktidar ve ortağının elinde olduğu için bu iptal kültürünü bir tek onlar uygulayabiliyor. İktidar çevresinin hoşuna gitmeyen bir gönderi yapılıyor, o kişi mesela halkın vergileriyle çalışan TRT’de bir dizide oynuyor ama o gönderi yüzünden dizi kadrosundan çıkarılıyor…

Buraya kadar anlatmaya çalıştıklarım insanlığın trajik bir çıkmazda olduğunu gösteriyor:

Unutulmak: Varoluşsal yok oluş

Unutmak: Kimlik kaybı

Unutulmamak: Geçmişin zindanı

Peki çıkış yolu nedir? Cevap, hafızanın doğasında gizli: Seçicilik. Hafıza, “kalıcı” ya da “geçici” olduğunda değil “seçici” olduğunda sağlıklıdır.

Tamamen “unutulmak” korkutucudur ama kısmen unutulmak özgürleştiricidir. Şöyle düşünelim: Çocuklukta, ergenlikte yaptığımız o saçma davranışlar herkes tarafından hatırlansaydı değişebilir miydik? 15 yaşındaki halimiz bizi sonsuza dek tanımlasaydı, bugünkü biz olabilir miydik? “Unutulmak”, yeniden başlama şansıdır…

“Unutmak” dehşet vericidir ama tüm acılarımızı, tüm kayıplarımızı, tüm travmalarımızı kristal netliğinde hatırlasaydık, yaşayamazdık. “Unutmak”, iyileşmenin ta kendisidir.

“Unutulmamak” yıkıcıdır ama bazı şeyler unutulmamalıdır. Mesela Kurtuluş Savaşı, PKK’nın öldürdüğü askerler, siviller, büyük depremler v.s… Bunlar kolektif hafızada kalmalıdır. Tekrarlanmamaları için hatırlanmalıdır… Kişisel düzeyde de kimliğimizin temel taşları olan şeyler unutulmamalı. Ama bu bu “unutulmama” Herostratus’un saplantısı değildir. Anlamlı iz bırakmaktır. “Unutulmamak”, yıkarak/yakarak değil yaratarak hatırlanmaktır…

Bizler ne yazık ki hem hatırlanmak için yanıp tutuşan hem de bazı şeylerin sonsuza dek gömülmesini dileyen, kendi zihninin labirentlerinde kaybolmuş yolcularız. Ama bence unutulmaması gereken:

Başkaları seni hatırlasa da hatırlamasa da, sen varsın.

Hafızanı kaybetsen bile, o an var olduğun gerçek değişmez.

Geçmişin seni takip etse de aslında bugün yeniden başlama özgürlüğüne sahipsin.

İyi Pazarlar

2 Comments

  1. Sevgili Elif, Alzhaimer ve Demans hastaliklarina iki sevgili arkadasini kaptirmis biri olarak, bu yazin beni fazlasiyla ilgilendirdi. Insanlarin unutmasi ve unutulmasi kadar uzucu bir sey olamaz hayatta. Hele unutmak kadar korkunc bir sey dusunemiyorum; birgun butun hafizaniz gitmis ve etrafinda kimseyle bagin kalmamis, hayatta sebze gibi kaliyorsunuz ve herseyiniz baskalari tarafindan gideriliyor… Cok uzucu bir durum.

    Diger ilginc sey “Cancel culture” olgusu. Bazilari bunu bazi asiri insani veya group Insanlar icin “reality check” ve bir cesit dizginleme bahanesi gibi gorse de bence hur toplumlarda herkes istedigini fade etme ozgurlugune sahip olmalidir ve edebilmelidir. Iyi haftalar dilerim. Aydin Erturk

    Sent from my T-Mobile 5G Device Get Outlook for Androidhttps://aka.ms/AAb9ysg ________________________________

    Beğen

Aydin Erturk için bir cevap yazın Cevabı iptal et