BAKMAK

Bakmak, zihnin dünyayı kendine göre yeniden inşa etme girişimidir. Göz, bir pasif alıcı değil bir projektördür aslında; baktığı şeye kendi anlamını, kendi gölgesini ve bazen de kendi boşluğunu yansıtır. Bakmanın türleri, ruhun o anki menziliyle ölçülür. Bir sanat eserine bakmak, bir “anlama” eylemidir. Fırça darbesinin arkasındaki trajediyi ya da kaosu sezmeye çalışmaktır. Deniz manzarasına bakmak ise bir “teslimiyet” halidir. Ufuk çizgisinde kendi küçüklüğünü kabul edip doğanın devasalığında kaybolmaktır. Sevdiğin erkeği/kadını uyurken izlediğinde yaşadığın kırılgan hayranlık ile çocuğunun uyuduğunu izlerken içinde yükselen o şefkat hissi aynı gözle yapılan iki bambaşka varoluş anıdır. Nesne aynı  -uyuyan bir beden-, eylem aynı -bakmak- ama içeride olan her şey farklı. Demek ki bakmak sadece bir hareket değil ilişkinin kendisidir. Ve her ilişki gibi, içinde güç barındırır, mesafe barındırır, bazen de yasak.

Batı felsefesinde görme, bilginin en soylu kapısı sayılmıştır yüzyıllar boyunca. “Theoria” yani bugün “teori” dediğimiz kelime Yunancada seyretmek, izlemek demektir. Bilmek ile görmek, antik zihinlerde neredeyse eş anlamlıydı. Descartes düşünen özneyi tam ortaya koyduğunda bile metafor görseldi: aklın ışığı, zihnin gözü. Aydınlanma zaten başlı başına bir görme metaforu değil midir? Karanlıktan aydınlığa çıkmak, görünmeyeni görünür kılmak. Doğu ise bu köprüyü başka bir kelimeyle kurmuştu: “nazar”. Arapçada salt “bakma” anlamına gelen nazar ile aynı kökten “manzara” çıkar, yani bakılmaya değer yer; “nazariye” çıkar, yani bugün “teori” dediğimiz şey; “münazara” çıkar, yani farklı bakış açılarının çarpışması, karşılaşması. Bakma, bilme, perspektif hepsi aynı kökten besleniyor. Theoria ile nazar, iki ayrı medeniyetin aynı gerçeği gördüğünün kanıtıdır. Ama nazar Türkçeye yerleştiğinde bu zenginliğin büyük bölümü yok oldu. Geriye ne kaldı? Kem göz… Nazarı değmek… Mavi boncuk… Bakışın bilgi ürettiği fikri törpülenirken, bakış bir tehdide, korunulması gereken bir tehlikeye dönüştü…

Psikoloji, psikanaliz bu bakma eylemini çeşitli kavramlarla adlandırmaya çalışmıştır. Mesela “skopofili” bunların en eskilerinden biridir. Freud’un ortaya çıkardığı bu kavram klasik manada “bakmanın kendisinden cinsel haz almak” olarak tanımlanıyor. Röntgencilik, teşhircilik de skopofili eylemleri içinde yer alıyor. Ama bana göre eksik bir yorum bu. Çünkü görmek istemek, bilmek istemektir. Yasak olanı görmek ise bilginin en yoğun biçimine talip olmaktır. Mesela dünyaca meşhur Lady Godiva hikayesini anımsayalım. Godiva’nın eşi, halktan ağır vergiler alan bir konttur. Godiva, bu duruma kayıtsız kalmayıp eşinden vergilerin düşürülmesini ister. O da alaycı bir şekilde yaklaşıp: “Eğer çırılçıplak atın üzerinde sokaklarda dolaşırsan ben de vergileri düşürürüm” der. Dini hassasiyetleri olmasına rağmen Godiva bu teklifi kabul eder ve halkın belirtilen zamanlarda dışarı çıkmamasını, sokağa bakmamasını söyler. Yöre halkı söylenileni yaptı, bir kişi hariç. Thomas ismindeki bir adam içindeki merak duygusunu yenemedi ve Godiva çıplak bir şekilde atın üzerinde dolaşırken onu izledi. Efsaneye göre gözleri kör oldu. Bu anlatıdan beri İngilizcede “Peeping Tom”, “röntgenci” anlamında kullanılıyor. Bence Tom’u pencereye çeken çıplak bir beden değil, bakılmaması gereken şeye bakmanın gerilimiydi. “Arzu”, nesneye değil, yasağın kendisine yönelikti. Sınır kalktığında arzu da sönerdi çünkü nesne istenmiyordu, gerilim isteniyordu. Yasak olmadan arzu olmaz. İkisi birbirini var eder, biri olmadan diğeri anlamsızlaşır.

Tabii bakmanın her türünde yasak ve gerilim yoktur. Mesela bir dağın tepesinden şehire hayranlıkla bakmak bambaşka bir deneyimdir ve evrimsel açıdan okunduğunda şaşırtıcı derecede işlevseldir. Geniş ufuk, açık alan, su kaynağı: bunlar güvenli habitat işaretleridir ve beyin bu görüntüleri ödüllendirir. Estetik haz burada biyolojik bir tatminin üstüne, binlerce yılın üstüne inşa edilmiştir. Yüksek bir tepeden vadiye bakarken içinde yükselen o his, atalarından miras kalan bir güvenlik sinyalidir aynı zamanda. Güzel olan çoğu zaman güvenli olandır, en azından evrimsel bellekte öyle kodlanmıştır.

Başka bir tür daha var: yetkinliği izlemekten gelen haz. Yani Türk insanının “milli spor” olarak gördüğü “iş makinelerini, inşaatları izleme”. YouTube’da iş makinelerinin çalıştığını gösteren videolar milyonlarca izlenmeye ulaşıyor. Bu tesadüf değil. Büyük bir gücün kontrol altında, ustalıkla yönlendirilmesini izlemek bir, ekskavatörün toprağı tam olması gereken yerden kazması, bir vinç operatörünün hassasiyeti ayrı bir tatmin üretiyor. Kaos değil, düzen; ham güç değil, yönlendirilmiş güç. Buna “awe of competence” deniyor, “yetkinlik karşısında duyulan hayranlık”.

İtalyanlar bu izleme olayını bir kavram haline getirmişler ve o izleyicilere “umarell” demişler. Emeklilik çağında, elleri arkada kenetlenmiş, bir inşaat alanındaki iş makinesini saatlerce izleyen adam… İtalya bu figürü görmüş, adlandırmış ve böylece onu düşünmenin malzemesi haline getirmiştir. Türkiye’de de bu adam var, her mahallede, her inşaat çevresinde ama adı yoktur, dolayısıyla kavram da yoktur, dolayısıyla üzerine düşünce de birikmemiştir. Oysa umarell yalnızca komik bir figür değildir. İçinde derin bir şey yatar: artık üreten değil, izleyen konumuna geçmiş bir özne. Ellerin arkada kenetlenmesi bile anlamlıdır, o eller bir zamanlar tutardı, yapardı, inşa ederdi. Şimdi sadece bakıyor. Seyretmek, burada üretkenlikten seyirciliğe geçişin sessiz törenidir.

Umarell’in bakışında ne var peki? Nostalji mi, merak mı, zaman öldürme mi? Muhtemelen tamamı ama hepsinin altında şu yatıyor: dünya dönmeye devam ediyor ve o hala burada. Bakmak, burada olduğunu hissetmenin en pasif ama en sürekli biçimidir. Varoluş kanıtı olarak bakış. Bu anlamda umarell, bakmayı en saf haliyle temsil eder: ne yasak, ne bilgi, ne de estetik haz peşinde… Sadece akan zamanı, akan hayatı izlemek. Bu da “bakma”nın bana göre en savunmasız hali.

Modern dünya bu savunmasızlığı çoktan fark etti ve ekonomiye dönüştürdü. “Attention economy” yani “dikkat ekonomisi” tam da bunu sömürür: bakma dürtüsünü, izleme ihtiyacını, ekrana kilitlenmeyi. Sosyal medya, reality televizyon, canlı yayınlar hepsi bakmak isteyen bir varlığa hitap ediyor. Ama burada kritik bir fark var: “umarell” kendi iradesiyle seçiyor, kendi hızıyla bakıyor, kimsenin ona neye bakması gerektiğini söylemediği bir dünyada duruyor. Ekran karşısındaki izleyici ise çoğu zaman bakması için tasarlanmış bir içeriğe, bir algoritmaya teslim olmuştur. Bakma dürtüsü aynı ama özerklik tamamen farklı.

Neye baktığımız, nasıl baktığımız, kendi seçimimizle mi yoksa bize dayatılan bir gündemle mi baktığımız, bunlar küçük sorular değildir. Bir toplumun neyi görüp neyi görmediği, neyi izleyip neyi görmezden geldiği, o toplumun bilincini şekillendirir…

Bir de dünyada belki sadece Türkiye’de gerçekleşmiş ve “suç unsuru” olarak kabul edilmiş bakış vardır: Devletin bir Bakan’ına ait tapu kaydına bakan memurlar tutuklanabiliyor. Memurların hangi niyetle baktıkları, kime hizmet ettikleri şimdilik muamma. Ama önce o tapular nasıl alınmış, ödemeleri nasıl yapılmış onların hesabı verilmeliydi. Eğer bu şeffaflık toplumda kabul görseydi o memurların da bakmasına gerek kalmazdı. Peki ne oldu, tecavüz edeni hadım etmek yerine tecavüz edeni gören gözler kör edildi…

Alman şair Rilke bir mektubunda “görmeyi öğreniyorum” demişti. Bunu söylediğinde kastettiği şuydu: görmek bir refleks değil emek isteyen bir eylemdir. Hazır, önyargısız, kategorisiz bakmak; nesnenin, olayın, gerçeğin kendisini görmek öğrenilmesi gereken bir beceridir. Ama görmeyi tehdit olarak kodlayan, “nazar”ı kem göze indirgeyen, bakışı bilginin değil tehlikenin kaynağı sayan bir zihin yapısında öğrenilecek ilk şey bakmaktan korkmak olur. Ve işte o zaman bakmak suç haline gelir: memur bakar, tutuklanır; vatandaş bakar, sindirilir; toplum bakar, susturulur. Gözler kapalı bir bilinç yalnızca görmez, görmemeyi de öğretir. Oysa tarih şunu defalarca kanıtlamıştır: ışığı söndürmek karanlığı yönetmek için işe yarar ama yalnızca bir süre. Çünkü görme dürtüsü, tıpkı su gibi, önünde sonunda bir çıkış yolu bulur.

2 Comments

  1. “Ama burada kritik bir fark var: “umarell” kendi iradesiyle seçiyor, kendi hızıyla bakıyor, kimsenin ona ne bakması gerektiğini söylemediği bir dünyada duruyor.”

    neye bakması mı olacaktı?

    Memurların hangi niyetle baktıkları, kime hizmet ettikleri şimdilik muaamma.

    muamma olacak herhalde.

    Bu güzel yazının güzelliğini bozmasınlar.

    Çok güzel felsefi bir yazı. Tarihsel akışıyla beraber yazıya bir tat gelip yerleşiyor. Gerçekten bir konuyu yeniden bambaşka gözlerle görmemize yolaçıyor, düşünmeye zorluyor. Bu duygu akışı ile okuma devam ederken son bölümde aniden siyasete girince yazının rengi kayboluyor , felsefi ağırlığı biraz azalıyor gibi. Naçizane görüşüm, hoşgörüne bırakıyorum.

    Yılmaz Ata

    Liked by 1 kişi

    1. Merhaba Yılmaz Bey. Düzeltmeler için teşekkür ederim. Yazı biraz uzun olunca maalesef yazım yanlışları oluyor, dikkatimden kaçıyor.

      Ben de konuyu siyasete bağlamak istemezdim ama ne yazık ki siyaset hayatımızın her alanında. Belki ben de bu ateşi harladım ama gündeme kayıtsız kalmak namümkün.

      Değerli yorumunuz için çok teşekkür ederim

      Beğen

Yılmaz Ata için bir cevap yazın Cevabı iptal et