6 Mayıs 2026’da Resmi Gazete’de bir yönetmelik yayımlandı. Huzurevlerine kabul için gereken yaş sınırı 60’tan 70’e çıkarıldı. Karar, bakanlık açıklamalarında “bütüncül bir yapı”, “seviyelendirilmiş bakım modeli”, “aktif yaşam” gibi ifadelerle süslenmiş. Oysa süsleme ne kadar parlak olursa olsun altındaki gerçek değişmiyor: bu ülke, on yılı aşkın süre çalışmış, vergisini vermiş, primini ödemiş milyonlarca insana bir kapıyı daha kapattı. Yani devlet, iddia ettiği “huzur”a erişimi bile erteledi…
Bu kurumlara neden “huzurevi” denir? Batı dillerinde karşılığı genellikle “bakım evi”dir; işlevsel, nesnel, açıklayıcı. Bizim tercihimiz farklıdır: “huzur”. Bu kelime seçimi tesadüf değil. İçinde hem bir vaat hem de toplumsal bir mahcubiyet gizli. Sanki o kapıdan giren insan, hayatın geri kalanını nihayet “huzur” içinde geçirecekmiş gibi. Oysa gerçeklik bunun tam tersini söyler. İsmi güzellemek damgayı ortadan kaldırmaz. Damgayı ortadan kaldıracak olan, o kurumların niteliğini ve erişilebilirliğini artırmaktır. Devlet bunu yapmak yerine eşiği yükseltmeyi tercih etti.
Sanki insanlar keyfinden gidiyormuş gibi. Sanki sabah kalktığında “bugün huzurevine yazılayım, güzel vakit geçiririm” diyen biri varmış gibi. Ne istiyorsunuz bu insanlardan? Kim orada yaşamak ister? Ne kendimin, ne de ailemden birinin, sevdiğim insanların hatta sevmediklerimin bile oralarda yaşamasını bırak bu düşüncenin kendisi bile korkunç! Yıllardır bu kurumlardan gelen haberler belleklerde: fiziksel şiddet, psikolojik baskı, ihmal, ıssızlık… O haberleri okuyup “Aman ne güzel yer, ne olur beni de oraya alsınlar” diyen kaç kişi çıkmıştır? Oraya giden insan, başka seçeneği kalmamış insandır. Eşini kaybetmiş, yalnız kalmış, hastalanmış, çocuğu olmayan ya da çocukları artık ilgilenemeyen insandır. Veya emekli maaşıyla kirasını ödeyemediği için soluğu orada almıştır. Ve devlet şimdi bu insanlara “70 yaşını bekle” diyor.

Çalışma hayatı boyunca maaşının neredeyse yarısını devlete bırakan biri, emekliliğinde o devletin kapısına dayandığında “70 olmadan giremezsin” cevabını alıyorsa ortada bir sosyal sözleşme yoktur. Sosyal devlet iddiası yoktur. Haraç alan ama karşılığını vermeyen bir ilişki vardır. Ve bu ilişkiye verilen isim ne olursa olsun, içeriği değişmez.
Yönetmeliğin gerekçesinde “risk esaslı önceliklendirme” ifadesi geçiyor. Kulağa bilimsel geliyor, hatta iddialı. Kaç kişi başvurdu, kaçı kabul edildi, bekleme listeleri ne kadar uzun, talep hangi yaş grubundan geliyor? Bu soruların hiçbirinin cevabı kamuoyuyla paylaşılmadı. Paylaşılsaydı gerçek tablo görülürdü: sorun yaş eşiği değil, kapasite yetersizliğidir. Kapasiteyi artırmak para, yönetim ve ciddi bir planlama ister. Yaş sınırını yükseltmek ise yalnızca bir imza. İkisinden kolayı seçildi.
60 ile 70 yaş arasında bağımlılık raporu bulunmayanlara ne öneriliyor? Yönetmelikte “gündüzlü bakım” ve “aktif yaşam modelleri” geçiyor. Bu modeller 81 ilde kurulu mu, erişilebilir mi, yeterli kapasitede mi? Yönetmelik bu soruları yanıtsız bırakıyor çünkü altyapı hazır değil. Altyapı hazır olmadan eşik yükseltildi. Amaç “sorunu çözmek” yerine “sorunu görünmez kılma çabası”…
“Neden bu kadar insan huzurevine girmek için başvuruda bulunuyor” diye sorup cevap bulmaya ve bunu çözmeye çalışan “aklı başında” bir irade olsaydı, bu insanlıktan nasip alınmamış kararı imzalamaktan haya ederdi. Emekli maaşı enflasyona yenilmiş, özel bakım erişilemez, evde bakım hizmetleri kısıtlı… Hem emekliyi yoksullaştıracaksın, nefes alamayacak hale getireceksin sonra da “ancak 70 yaşında olursan huzurevine girebilirsin” diyeceksin. Sorunun köküne değil dalına dokunmak daha doğrusu, köke dokunmamak için dalı budama çabasıdır bunun adı.
Ben bu kararın bir ucunda “siyasi” maliyeti hafifleten etkinin de olduğunu düşünüyorum. Zaten bu topraklarda ne yazık ki bir ironi var: “siyaset” hariç her alanda alınan kararlar “siyaset”in konusu oluyor. Şöyle ki, kentli, küçük aile yapısına sahip, az çocuklu ya da çocuksuz kesim bu karardan doğrudan etkilenir. Geleneksel geniş aile yapısını koruyan, akrabalık ağları sıkı kesimler ise zaten bu kapıya daha az dayanıyor. Ama bu hesap uzun vadede tutmaz. Türkiye’nin doğurganlık hızı düşüyor, kentleşme, iç göç, küçülen daireler, ekonomik baskılar, çalışmak zorunda kalan kadınlar… Bunların hepsi o eski modeli aşındırıyor. Batı’da bu dönüşüm yaşandığında devlet kurumsal bakımı güçlendirdi. Burada ise yaş sınırı yükseltildi.
Bu karar demografik körlüğün, yapısal planlamanın yokluğunun ve sosyal devlet iddiasıyla gerçeklik arasındaki derin uçurumun belgesidir. Kurumun adına “huzurevi” dedik, kapısını on yıl daha uzağa taşıdık, oh mis! Bir toplumun insanlık ölçüsü, en güçlülerine nasıl davrandığıyla değil en kırılganlarına nasıl davrandığıyla anlaşılır…
Bütün annelerin, anne adaylarının gününü tebrik ederim. Akıl sağlığı yerinde, vicdanı körelmemiş evlatlar yetiştirmemiz dileğiyle…