“Kadın yazar” ifadesi, ilk bakışta bir takdirname gibi görünür. Ama biraz oyalanalım bu kavramda: Eğer kadın yazarsa “kadın yazar” oluyor da erkek yazarsa neden yalnızca “yazar” oluyor? Yazarlık, farkında olmadan eril bir eylem olarak mı kodlandı yüzyıllardır? Yazmanın cinsiyeti olur mu? Evet, olmaz. Ama işte tam da bu yüzden olur. Çünkü diyalektik düşünce bize şunu söyler: “Her şey zıttıyla vardır”. “Kadın yazar” diye bir kategori varsa; bu, “yazar” kelimesinin başına neden sadece kadının eklendiğini sorgulatır. Erkek için “erkek yazar” denmediğine göre, yazmak eylemi tarihsel olarak erkekliğe zimmetlenmiş demektir. Yazı; belleği, düşünceyi, kültürü yani uygarlığı temsil ederken, kadın hala temsil edilene bile temsilci olarak alınmamıştır.
Virginia Woolf, işte bu örtük dışlayıcılığa karşı kalemini çekmiş bir kadındı. “Kendine Ait Bir Oda” adlı sonradan kitap olarak yayımlanmış makalesinde: “Bir kadın, yazmak istiyorsa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır” derken yalnızca fiziksel bir mekandan değil, düşünce üretmenin ve yaratmanın arkasındaki görünmez altyapıdan söz ediyordu. Ve aynı makalede şunu soruyor: “Shakespeare’in tüm özelliklerine sahip bir kız kardeşi olsaydı ne olurdu?” Woolf’un kurgusunda o kız kardeş de aynı yeteneğe sahipti belki ama tiyatro sahneleri erkeklere, eğitim kitapları oğlanlara, yazar kimliği ise yalnızca erkek akla ayrılmıştı. Shakespeare’in kız kardeşi, yeteneğiyle değil, toplumsal cinsiyetiyle hatırlanırdı. Mesela Shakespeare, tiyatro eserlerini sahneletmeden evvel bir tiyatronun önünde bugünkü “vale”ler gibi atların bakımını üstleniyordu. Gerçek hayattan esinlenen Türk filmlerinin meşhur klişelerinden biridir: artist olma hayaliyle köyünden kaçıp bir pavyona gelen genç kız hikayesi… Shakespeare’in kız kardeşi de tıpkı Shakespeare gibi tiyatroda sahneye çıkmak, eserlerini yayımlatmak için hırs yapsa ne olurdu? Woolf diyor ki: bu hayali karakter sonunda ya kötü yola düşerdi ya da ölürdü.
Türkiye gibi ataerkilliği sadece bir gelenek değil, bir sistem haline getirmiş toplumlarda, Woolf’un kurduğu bu düşünce deneyine üzülerek gerekçe bulmak zor değildir. Burada bir tarihi karakterden bahsetmek isterim: Bugün ceplerimizde, cüzdanlarımızda, çantalarımızda yer alan 50 liralık banknotun üstünde fotoğrafı olan Fatma Aliye Hanım, Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşamış bir kadın. Babası Ahmet Cevdet Paşa, dönemin en bilgili insanlarından birisi. Mecelle’yi yazmış bir adamdan bahsediyoruz. Bunun için hem şeri hukuk, hem örfi hukuk hem de pozitif hukuku bilmek zorundasınız. Yani hem Doğu’ya hem de Batı’ya hakim olunmalı. Bununla beraber Türk dilinde yazılmış ilk dilbilgisi kitabı da kendisine ait. Yetmemiş, Tarih-i Cevdet adıyla on iki ciltten oluşan Osmanlı tarihini yazmış. Bu derece ilim, irfan ile uğraşan adam; oğlunun, dönemin en iyi öğretmenlerinden özel ders almasını sağlarken, kızı Fatma Aliye için böyle bir eğitime gerek duymamış. Fatma Aliye öğrenme merakına engel olamamış ve abisine ders vermeye gelen öğretmenleri kapı aralığından dinleyerek kendini geliştirmiş, Fransızca bile öğrenmiş. Öyle ki sonraki yıllarda Fransızcadan çeviri bile yapmaya başlamış. Erken yaşta evlenmiş, eşinden gizli gizli kitap okumuş, sonrasında da eşini ikna ederek yazmaya başlamış. Çeviri yaptığı ilk eseri “Bir Hanım” imzasıyla yayımlattıktan sonra babasının da dikkatini çekmiş, kızının bu derece başarılı bir iş çıkarmasından sonra -muhtemelen yaşadığı pişmanlıktan dolayı- bugünkü anlamda baba-kız ilişkisi yaşamaya, kendisine özel ders vermeye başlamış. Daha sonra dönemin en meşhur yazarlarından Ahmet Mithat Efendi ile babasının aracılığıyla tanışmış ve birlikte bir roman yazmışlar. Romanın kadın ağzını Fatma Aliye, erkek ağzını Ahmet Mithat yazmış ve eser “Bir Kadın ve Ahmet Mithat” imzasıyla çıkmış 🙂 Yani onun kimliği, yazdıklarından değil, kadın oluşundan türetilmiş. Çünkü zihinlerde hala “kadın”, yazanın kendisi değil; yazı için bir nesnedir.

Fatma Aliye’den takriben 2000 sene evvel Antik Yunan’da yaşamış daha önce şurada da paylaştığım bir isim var, Agnodice.
Agnodice, tıp öğrenmek istediğinde kadın olduğu için okula kabul edilmez. Ne yapar? Erkek kılığına girer. Erkek gibi giyinir, erkek gibi konuşur, erkek gibi yaşar, ta ki doktor olana kadar. “Kadın olmak”la, “bilmek” arasında, bir geçiş izni gerekmiştir ona. Bilginin cinsiyeti olmaması gerekirken, bilgiye ulaşmanın anahtarı erkeklik olmuştur.
Tarihin her döneminde, kadın ya yazdığı için cezalandırılmış ya da yazması için erkekleşmek zorunda bırakılmıştır. Söz, erkeğe mülk sayılmış; kadına ise ancak “müsamaha” ile verilmiştir. Kadın yazarsa, bu hal ya şüpheyle karşılanmış ya da “duygusal” sıfatına indirgenmiştir. Oysa kadın yazınca yalnızca duygular değil; tarih, toplum, siyaset ve gelecek de yazılmış olur. Kadın kalemi sadece yazmaz, itiraz eder. Üstelik bu itiraz, bir çığlık değil, bir fikir olur.
Hiç düşündünüz mü, neden “toprak”, “ana”dır, yani “Toprak Ana”dır? Bütün mitolojilerde mesela Yunan’da toprağın tanrısı değil tanrıçası (Gaia) vardır. Çünkü kadın üretendir, doğurgan olandır. Yazarlık da bundan farklı değildir? Bu yüzden “kadın yazar” değil, “yazar”, “kadın”dır. Kadın; yazıyı eğip bükmeden, ona kendini katarak çoğaltır. Kimi zaman kendi odasında, kimi zaman çocuk ağlamalarının arasında, kimi zaman evle iş arasında sıkışmışken, yine de yazar.
Yazmak, yalnızca harfleri dizmek değil, zamana karşı iz bırakmaktır. Kadınlar da iz bırakır; bazen sessizce, bazen çığlıkla, bazen takma adla, bazen hiç adları anılmadan. Ama yine de yazarlar. Çünkü yazmak, var olmak demektir…
Bugün Anneler Günü. Bir anne olarak şu soruyu hep düşünmüşümdür: “Annelik anneden mi öğrenilir yoksa çocuktan mı?” Ben çocuktan yani çocuk sahip olduğunda öğrenildiğine inananlardanım. Çünkü annelik, kitap sayfalarında öğretilen bir formül değil; her çocuğun benzersiz ritmini yakalamakla şekillenen bir durum.
Anne teoride anlatır: “Sabırlı olacaksın, tutarlı olacaksın, sorumluluk paylaşılmalı…” Ama pratik sınav, bebeğin ilk ağlamasında, gecenin bir yarısı uyandıran küçücük bedende başlar. Teoride bisiklet sürmeyi anlatabilirsiniz—ayakların pedala basışını, direksiyona rehberlik etmesini— ama dengenin sırrını çocuğun toprağa sürtünüp kalçasını incitmesiyle öğrenirsiniz. Annelik de öyle: Her düşüşte, her yeni uyanışta yeniden yazılır.
Zamanla değişen dış dünya uyarıcıları, anneliğin haritasını baştan çizer. Bir zamanlar sokak oyunları yetiyordu; şimdi kum havuzuna ek olarak ekran sınırları, sosyal medya filtreleri, online arkadaş grupları var. Eskinin “okuma yazma bilmek”i neyse, günümüzün “dijital okuryazarlık”ı da aynı: Annelerin de bu sınavda başarılı olması gerek. Çocuğun hangi çizgi film karakterine takıldığını izlemek, hangi uygulamayı merak ettiğini keşfetmek; hepsi yeni birer “annelik dersi”.
Nasıl ki lisans diploması yetmiyor, sonrasında yüksek lisans, ardından ikinci yabancı dil şart oldu; annelerin de her nesilde yeni “sertifikalara” ihtiyacı var. Duygusal zeka eğitimi birinci adımsa, koyun postuna bürünmüş akıl oyunları ikinci; üçüncüsü dijital ebeveynlik… Ve unutmamak gerek: Sertifika veren kurslar değil, öğreten gerçek mektep, çocuğun kalbindeki samimiyet.
Örneğin; bir anne, çocuğunun ilk selfie’sine gülüp geçerken, ikinci selfie’sindeki ruh halini anlamanın inceliğini çocuğundan öğrenir. Duvarlara çizdiği renkli haritalar, aslında yeni anne pusulalarıdır. Çocuk, annesine yalnızca “oyun” oynamayı değil, bazen sessizliği anlamayı, bazen de “neden?” sorusunun gücünü fısıldar. Yani annelik; kitaplara değil; her gün yeniden doğan o minik bedenden yükselen seslere kulak vermektir. Ne güzel, babaların böyle dertleri/sorgulamaları yok 🙂
Hem anne, hem eş, hem iş kadını olacaksın ve bütün bu titrlerin arasında kendine vakit ayırıp okuyacak, düşünecek ve yazacaksın sonra da sana “kadın yazar” diyecekler… Sebep? Çünkü “düşünmek” ve “yazmak” erkeğe mahsus!
Evet bugün Anneler Günü. Tüm annelerin, anne adaylarının, anne olmak isteyip de olamayanların, bir zamanlar anne olanların gününü tebrik ederim. En azından bu günün hatırına çocuklarınıza, torunlarınıza, yeğenlerinize, kardeşlerinize cinsiyetler arasında fiziksel farklılık dışında hiçbir ayrım olmadığını, birinin diğerinden üstün ya da eksik taraflarının bulunmadığını anlatın. Anlatın ve öğretin ki sağlıklı zihinlerin yer aldığı, huzurlu bir topluma ulaşalım.
İyi Pazarlar
Sevgili Elif,
Bundan 90 yil once 1935’te tam 35 ulkenin dunya kadinlarini agirlamis bir ulkeden, hergun kadinlarini yol ortasinda olduren katil erkekle dolu bir ulke yapildi. Dolayisiyla Istanbul anlasmasindan hop diye cikan zihniyet “Kadin yazar” taniminin toplumda nasil bir iz birakacagi hesabina hic girmez bile. Ama yurt icinde ve hele yurt disinda tip ve ilim alanlarinda cok basarili ve gogsumuzu kabartan kadinlarimizi yarinimizin garantisi olarak goruyorum. Basta senin, tum annelerin gunu kutlu olsun.
Aydin Erturk
Sent from my T-Mobile 5G Device
Get Outlook for Androidhttps://aka.ms/AAb9ysg
BeğenLiked by 1 kişi
Sevgili Aydın bey
Çok net belirttiğiniz gibi bir toplumun yarını, kadına gösterdiği saygıyla başlar.
Güzel dilekleriniz ve içten mesajınız için gönülden teşekkür ederim. Anneler Günü’nün ve her günün göğsümüzü kabartan tüm kadınlara umut ve ilham getirmesi dileğiyle…
Selamlar, sevgiler
Elif
BeğenBeğen