Çehov’un Tüfeği

Anton Çehov’un dramaturji kuralı şöyledir: Birinci perdede duvara asılmış bir tüfek varsa, üçüncü perdede mutlaka patlamalıdır. Çehov bunu öykü/tiyatro kurgusu için söyledi. Sahneye konulan her şey anlam taşımalı, anlamsız unsur olmamalı diye. Ama Kahramanmaraş’ta gördük ki bu kural gerçek hayatta da işliyor. Baba emniyet görevlisi, evde beş silah. Çocuk bunları kuşandı, okula gitti ve ateşledi. Tüfek duvara asılmıştı, patlama zamanını bekliyordu.

Peki o tüfekler evde ne arıyordu?

Bu soruyu sormak bile bir şeyleri açığa çıkarıyor. Türkiye’de bireysel silahlanma son yıllarda rekor seviyeye yükseldi. Ruhsatlı silah sayısı bu on yılda ikiye katlandı, ruhsatsız silah dosyaları da aynı sürede iki buçuk katına çıktı. Devlet ise bu tabloya freni gevşeterek karşılık verdi: Mesela bir dönem muhtarlık yapmış olmak bile artık ömür boyu silah taşıma hakkı kazandırıyor. Silah bir güvenlik aracı olmaktan çıkmış, neredeyse bir vatandaşlık nişanına dönüşmüş, hem de hükümet eliyle…

Bir evde silah varsa o silah sadece çekmecede durmaz. Çocuğun gözünün önündedir, zihnindedir, olası çözümler arasındadır. Silahın varlığı şiddeti bir seçenek olarak sessizce meşrulaştırır. Sahneye konulmuştur ve bir gün kullanılacaktır.

Küresel tabloya bakıldığında bu sezgi, veriye dönüşüyor. Amerika Birleşik Devletleri, diğer tüm sanayileşmiş ülkelerin toplamından 57 kat fazla okul saldırısı yaşamış. Fark ne? “Bireysel silahlanma”nın yaygınlığı. Her 100 kişiye 120 silah düşen bir ülkede Çehov’un kuralı her gün işliyor. Türkiye Amerika değil. Ama son bir ayda üç şehir, üç okul, üç tetikçi. Bir şeylerin değiştiği, bir eşiğin geçildiği hissini vermiyor mu?

Şimdi şu soruyu soralım: Amerika Birleşik Devletleri dahil bütün okul saldırılarını gerçekleştirenler arasında neden neredeyse hiç kız çocuğu yok? Veriler çarpıcı: bu menfur saldırıları yapanların yüzde 97’si erkek. Bu bir tesadüf mü yoksa bir örüntü mü?

Ne yazık ki “silah” ile “erkeklik” arasında bağ yaratılıyor. Daha çocuk yaşlarda erkeklere oyuncak silahlar, su tabancaları falan alan milyonlarca ebeveyn var. Bir babanın oğlunu atış poligonuna götürmesi, ava gitmesi masum bir sosyalleşme gibi görülüyor. Ama aynı baba kızını götürür mü? Neredeyse mümkün değil. Silah erkeğe öğretilir, erkekle özdeşleşir. Babanın oğluna verdiği bu eğitim aynı zamanda şunu fısıldar: Dünyayla baş etmenin bir yolu bu. Güç böyle gösterilir.

Türkçe burada çok daha açık sözlü. Erkeğin cinsel işlevini yerine getirememesine “iktidarsızlık” deniyor. “Ereksiyon” hali ile “iktidar” aynı kelimede buluşuyor. Dilin bilinçdışı çarpıcı bir itirafı. Erkeklik bir performans olarak kurgulanmış; sürekli kanıtlanması, sergilenmesi, korunması gereken bir şey. Ve o performans sekteye uğradığında yani erkek kendini “yetersiz” hissettiğinde, şiddet en hızlı telafi mekanizması olarak devreye giriyor. İşte tam burada okul kritik bir mekan haline geliyor. Okul eşitler. Not veriyor, eleştiriyor, reddediyor, sıralamaya koyuyor. Babanın parası orada geçmiyor, gücü sökmüyor. Hiyerarşik üstünlük kurmaya alışmış bir zihin için okul, yıkılması gereken bir otorite. Kahramanmaraş’ta o çocuğun sıkıştığı yer tam da burası olabilir. Evde öğrendiği iktidar dilini, okulun eşitlikçi ortamına dayatmak istedi. Beş silah getirdi, beş ayrı kanıt…

Peki ne yapmalı? Okul kapılarına güvenlik ve dedektör koymak bir cevap. Ama eksik bir cevap. Çünkü tehdit dışarıdan gelmedi, içeriden geldi. O çocuk zaten okulun öğrencisiydi. Asıl soru şu: O zihin nasıl oluştu? Hangi evde, hangi modeli görerek büyüdü? Hangi kültürel kodlar ona şiddeti bir “dil” olarak öğretti?

Bireysel silahlanmayı sıradan bir hobi ya da güvenlik önlemi olarak gördükçe bu soruların cevabını bulamayız. Evdeki silah bir fay hattıdır. Koşullar oluştuğunda kayma yaşanır. Silahı bir güç gösterisi, erkekliği bir iktidar savaşı olarak gören bu kültürel kodları kırmadığımız sürece, Çehov’un tüfeği her sahnede patlamaya devam edecektir.

O tüfek duvarda asılı duruyor. Birinci perde “henüz” kapanmadı…

Yorum bırakın