YURTTA SULH CİHANDA SULH

Bazı sözler, söylendiği andan itibaren yanlış anlaşılmaya mahkumdur. “Yurtta sulh, cihanda sulh” da böyle bir sözdür. Onlarca yıldır bu cümle, hümanist bir manifesto gibi okundu. Oysa Atatürk bu sözü söylediğinde, Almanya’da Nazizm henüz taze kanını akıtıyor, İtalya’da faşizm Akdeniz’e uzanmak için kollarını geriyordu. Türkiye ise o yıllarda Balkan Antantı’nı ve Sadabat Paktı’nı imzalıyordu. Bu, silahsız ama dişli bir uyarıydı: “Bize dokunmayın. Dokunursanız birleşik bir güçle karşılaşırsınız.” Barışın “arzu”dan çok “hesap”tan doğduğu zamanlardı.

Uluslararası ilişkiler, romantizme kapalı bir sahnedir. Devletler o sahnede “değerler” yerine “menfaat”le dans eder. Bir ülke güçlendiğinde tarihinin karanlık sayfaları sessizce kapanır; zayıfladığında ise o sayfalar birer birer açılır ve masanın üstüne konur. Tarih, burada “hakikat”in değil “güç”ün hizmetine girer.

Ermeni meselesi bu gerçeği en çıplak haliyle gözler önüne serer. Tarihsel olanı tartışmak, arşivlere girip çıkanlara, onlarca yılını bu toprakların hafızasına adayanlara düşer. Bu mesele her dünya gündemine girdiğinde, arkasında saf bir hakikat arayışından ziyade çok katmanlı bir siyasi hesap yatmaktadır. Ve bunu en iyi kanıtlayan şey, tanıma kararlarının seyrindeki o tuhaf sıçramadır.

2002 yılına kadar Ermeni soykırımını tanıyan devlet sayısı on ikiyi geçmiyordu. Sonraki yıllarda bu sayı birden fırladı. Peki araya ne girdi? Yeni keşfedilen belgeler mi? Tarihçilerin uzlaştığı bir kırılma noktası mı? Hayır. Değişen şey Türkiye’nin görünen gücüydü. Onlarca yıl boyunca Türk Silahlı Kuvvetleri, dış politikada sessiz ama ağır bir denge unsuruydu. “Monşerler” diye dalga geçilen yetkin bir diplomat kadrosu, uluslararası koridorlarda Türkiye’nin sesini taşıyordu. Bu unsurlar birer birer sahneden çekilince, “yumuşak karın” olarak belirlenmiş meseleler yeniden öne çıktı. Tarih değişmemişti ama güç dengesi değişmişti.

Bu süreçte yıllarca süren ilginç bir denge de çözüldü. Amerikan Senatosu’nda Ermeni kararları gündeme geldiğinde, güçlü Yahudi lobisi Türkiye’nin yanında dururdu ve karar düşerdi. Bu desteğin altında şefkat ya da tarihsel bir ortaklık yoktu, pragmatizm vardı. Yahudiler dünyadaki tek soykırımın Holokost olduğunu savunur, başka olayların bu çerçevede tanınmasına karşı çıkardı. Ama o ittifak da zamanla eridi. Çünkü Türkiye’nin stratejik ağırlığı değişti. Siyasi dostluklar tarih anlayışından değil güç hesabından doğar ve güç kaybolunca onlar da kaybolur.

En önemli soru bence şu: Neden yalnızca Türkiye? Fransa, Cezayir’de akıttığı kanı bırakın kabul etmeyi, gündeme dahi getiriyor mu? Japonya’ya atom bombası atmış, yüzyıllarca sene yerlileri katletmiş ABD yaptıklarına “soykırım” diyor mu?  Belçika, Kongo’da kopan elleri, kesilen kafalar ile yüzleşiyor mu? Hümanistliğiyle bilinen Japonlar Nanking Katliamı’nı resmi olarak kabul ediyor mu? 24 Nisan anısına Ermeni soykırımı için açıklama yapan Putin, Rusların Çerkeslere, Kırım Tatarlarına, Kozaklara ya da Stalin’in “büyük temizlik” adı altında yaptığı katliamlarla hesaplaşıyor mu? New York Belediye Başkanlığına seçilmiş Hindistan kökenli, Uganda doğumlu Mamdani, Ermeni Soykırımı’ndan bahsedip hem doğduğu hem de mensubu olduğu ülkeyi iliklerine kadar sömüren İngiltere için herhangi bir şey söylüyor mu?  Bu soruların yanıtı aynıdır: Hayır… O ülkelerin tarihi uluslararası gündemin önüne düşmez. Çünkü güçlüler, kendi geçmişlerini kendileri tanımlar. Zayıfların geçmişini ise başkaları tanımlar ve bunu çoğunlukla elverişli bir anda yapar.

Bir de şu kavramsal kargaşayı temizlemek gerekir: Neden her Ermeni Soykırımı meselesi gündeme geldiğinde savunma pozisyonuna geçiyoruz? Neden Osmanlı İmparatorluğu ile Türkiye Cumhuriyeti’ni aynı devletmiş gibi görüyoruz? Bu iki yapı arasındaki mesafe, nüans düzeyinde bir farklılık değil köklü, hukuki ve kurumsal bir kopuştur. Başkentler farklı, resmi diller farklı, hukuk sistemleri bambaşka, meşruiyet kaynakları birbirinin tam tersi olan iki devlet… Saltanatın ve hilafetçi geleneğin taşıdığı bir imparatorluğu, laik ve cumhuriyetçi bir ulus-devletle aynı tüzel kişilik altında saymak, devlet teorisinin temel ilkeleriyle çelişir.

“Ama siz Osmanlı’nın fethettiği İstanbul’da yaşıyorsunuz” diye başlayan argümanlar bu meseleyi çözmez, sadece tükenmişliğini ele verir. O mantıkla gidilirse: Osmanlı da Anadolu’ya Selçuklular sayesinde ulaştı. Selçuklular başka Türk boylarının üzerine kuruldu. O boylar binlerce yıllık göç dalgalarından süzüldü. Bu şekilde Adem-Havva’ya kadar gideriz. Tarihsel coğrafyayı bugünkü hukuki sorumluluğun kanıtı sayan bir anlayış, insanlık tarihini birbirine dolanmış suçlamalar zincirine dönüştürür. Devlet sürekliliği, topraktan değil kurumsal ve hukuki devamlılıktan beslenir. Bu iki şey birbirinden çok farklıdır.

Tarihsel trajedilerle yüzleşmek, başlı başına değerli ve şerefli bir eylemdir. Ama bu yüzleşmenin anlamlı olabilmesi için “evrensel” olması şarttır. Seçici bellek, “hakikat” değil “siyaset”tir. Ve tarih, siyasetin önünde durduğunda, geriye ne hakikat kalır ne de barış.

Atatürk o sözü söylerken “bence” şunu söylemek istiyordu: Barış,  “niyet”ten çok bir “denge” meselesidir. Denge bozulduğunda, geçmişin hangi sayfasının açılacağını bilemezsiniz. “Yurtta sulh, cihanda sulh” ama önce güçlü olacaksın ki sulh mümkün olsun.

Yorum bırakın