Tarih, zaman zaman bizi derin bir ahlaki sınavın eşiğine götürür. Bu sınavların en zorları, savunmamız gereken şeyin bizzat bizi yok etmek isteyenlerin hakkı olduğu anlardır. 1977 yılında Illinois eyaletinin küçük bir kasabasında yaşanan olaylar, tam da böyle bir sınavın hikayesidir.
Skokie, Chicago’nun kuzeyinde sessiz bir kasabaydı. Ama bu sessizliğin altında derin bir acı yatıyordu: Nüfusun yaklaşık üçte biri Yahudiydi ve aralarında yakın zamana kadar Avrupa’nın en karanlık dönemini yaşamış binlerce Holokost mağduru bulunuyordu. Bazıları Auschwitz’den, bazıları Treblinka’dan sağ kurtulmuştu. Kollarındaki dövme numaralar hala duruyordu. Skokie onlar için korkunun ve kaybın ardından yeniden inşa edilmiş bir hayattı.
O yıl, Amerikan Nazi Partisi tam da bu kasabada yürüyüş düzenleme talebinde bulundu. Swastika bayrakları açacaklar, Nazi üniformaları giyeceklerdi. Mesaj gayet açıktı: Biz buradayız ve sizi hedef alıyoruz.
Skokie belediyesi hemen harekete geçti. Yüksek sigorta teminatları istedi, Nazi sembollerini yasaklayan yönetmelikler çıkardı, mahkemeden geçici yürüyüş yasağı aldı. Toplumun öfkesi meşruydu, anlaşılırdı, insani bir refleksti. Kimin kılıcı düşmez ki böyle bir anda?
Nazi Partisi üyeleri ACLU yani Amerikan Sivil Özgürlükler Birliği’ne başvurup yardım talebinde bulundu. (Bu birlik 1920’li yıllarda hayata geçmiş ve Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nda yer alan bireysel hak ve özgürlükleri savunmak ve korumak amacıyla faaliyet gösteren, yüzbinlerce avukatı ve yapılan bağışlarla birlikte güçlü bir maddi kaynağı olan bağımsız bir sivil toplum kuruluştur.)
Burada bir isim son derece önemli: David Goldberger. Kendisi ACLU’nun bir avukatıydı. Ve aynı zamanda bir Yahudi’ydi. Ailesi Avrupa’dan göç etmiş, o toplumun acısını derinden hisseden biriydi. Kimse ona “bu davayı al” demedi ama kimse de ona “bu davayı reddetmek için meşru her gerekçeye sahipsin” demedi. Çünkü hukuk böyle işlemez. Ya da en azından, işlememesi gerekir.
Goldberger, Nazilerin Skokie’de yürüyüş yapma hakkını savunmaya karar verdi.
Bu karar ACLU’yu sarstı. Binlerce üye kuruluştan ayrıldı. Bağışlar ciddi biçimde düştü. Goldberger’e hakaretler yağdı, tehditler geldi. Kendi topluluğunun insanları ona sırtını döndü. “Nasıl yaparsın bunu?” sorusu etrafını kuşattı.
Goldberger’in cevabı sade ama yıkıcıydı: “Anayasa yalnızca sevdiğimiz insanları değil, nefret ettiklerimizi de kapsamak zorundadır. Aksi halde zaten bu bir anayasa değildir.”
Mahkemeler sonunda ona hak verdi. Illinois Yüksek Mahkemesi ve federal temyiz mahkemesi, içerik ne kadar iğrenç olursa olsun, barışçıl ifadenin Anayasanın birinci maddesi kapsamında korunduğuna hükmetti. İronik bir son olarak, tüm bu hukuki savaşın ardından Naziler Skokie yerine Chicago’da mütevazı bir yürüyüş yaptı. Az kişiydiler, karşı protestocular çok daha kalabalıktı. Geldiler ve gittiler.

Ama Goldberger’in yaptığı şey, o yürüyüşten çok daha uzun soluklu bir iz bıraktı.
Burada, tarihten çok farklı bir sahneden söz etmek istiyorum.
Rivayete göre Hazret-i Ali, bir savaş anında düşmanını yere sermiş, kılıcını kaldırmıştı. Tam o anda adam yüzüne tükürür ve Ali kılıcını indirmez, geri çeker. Adam şaşkınlıkla sorar. Ali’nin cevabı, asırlardır aktarılan bir ahlak dersidir: “Seni öldürseydim, bunu artık Allah rızası için değil, kendi öfkem ve kişisel kızgınlığım için yapmış olacaktım. Nefsim devreye girdiği anda, o eylem hak olmaktan çıkar.”
Goldberger’in yaptığı şeyle bu olay arasında derin bir ahlaki akrabalık var. Goldberger de kılıcını (hukuki kılıcını, ret hakkını) geri çekti. Çünkü fark etti ki, eğer kişisel acısından, haklı öfkesinden, toplumsal baskıdan hareketle bu davayı reddetseydi, artık bir hukuk insanı olarak değil bir “taraf” olarak davranmış olacaktı. Ve o noktada savunduğu ilkenin kendisi de çökmüş olacaktı.
Peki ya bugün? Peki ya Türkiye?
Bu soruyu sormak zorundayız çünkü Skokie davası, her toplumun er ya da geç karşılaştığı o temel sorunun somutlaşmış halidir: Nefret ettiğim insanın hakkını savunabilecek miyim?
Türkiye, ifade özgürlüğü konusunda son derece kırılgan bir coğrafyada duruyor. Burada çoğunlukla tartışılan şey “sadece kendimizin” ifade özgürlüğüdür. Herkes kendi sesinin kısıldığını hisseder ve haklıdır ama asıl mesele, o noktada bile karşı tarafın sesine sahip çıkıp çıkamayacağımızdır.
Türkiye’de muhalefet avukatları tutuklanmış, baro başkanları hedef alınmış, ülke adına büyük bedellerle savunuculuk yapanlar cezalandırılmıştır. Bu ayrı ve gerçek bir sorundur. Ama onun yanı sıra, toplumun kendi içinde de o Goldberger sınavından geçip geçemeyeceğimizi sormak gerekir.
Solcu biri, milliyetçi birinin ifade özgürlüğünü savunabilecek mi? Laik biri, dini hassasiyetlere dayalı bir talebin hukuken korunması gerektiğini söyleyebilecek mi? Dindar biri, kendisiyle aynı fikirde olmayan bir sanatçının sergi açmasına karşı çıkmak yerine onun hakkını savunabilecek mi?
Türkiye’de hukuk, siyaset ve toplumsal refleksler çoğunlukla bu soruların önünde birer engel gibi duruyor. “Bu benim düşmanım, onun hakkını neden savunayım?” sorusu, farkında olmadan hukukun yerine geçiyor. Oysa hukuk, nefret ettiklerimizi koruduğumuzda anlam kazanır. Çünkü sevdiklerimizi zaten koruruz, bunun için ilkeye gerek yok, içgüdü yeter.
David Goldberger yıllar sonra verdiği bir röportajda şunları söyledi: Bu dava onu içten içe parçalamıştı. Geceleri uyuyamamış, kendi tarihiyle, acısıyla, kimliğiyle boğuşmuştu. Ama her sabah aynı noktaya dönmüştü: Eğer biz bu insanların hakkını savunmazsak, bir gün birisi de bizim hakkımızı savunmayacak. Ve o gün geldiğinde hiçbir ilkemiz kalmamış olacak.
Skokie’deki Holokost’tan kurtulanlar Goldberger’i hemen affetmedi. Bazıları hiç affetmedi. Bu da anlaşılır. Tarihsel acının bir bedeli vardır ve o bedeli başkasına ödetme hakkımız yoktur.
Ama Goldberger yine de doğru olanı yaptı. Hazret-i Ali’nin kılıcını geri çektiği gibi “nefsi”nin yerine “ilke”sini konuşturdu.
1906’da yazar Evelyn Beatrice Hall, Voltaire’in düşüncesini özetlemek için bir cümle kaleme alır: “Söylediklerine katılmıyorum ama onları söyleme hakkını canım pahasına savunurum.”
Bana göre “medeniyet”in, “gelişmişlik”in, “olgunluk”un ölçüsü tam olarak budur: En çok nefret ettiğin insanın, grubun hakkını savunurken hissettiğin o içsel yırtılma karşısında, yine de “hakkaniyet” duygusuna sadık kalabilmek.
Türkiye olarak bu sadakate çok ihtiyacımız var…