İnsan hiç görmediği bir toprağı neden özler?
Bu soruyu sormak bile garip geliyor çünkü özlem, kural olarak bir deneyimin izine yapışır. Bir şehri özlersin çünkü orada yaşadın, bir insanı özlersin çünkü onunla vakit geçirdin. Ama “kayıp toprak özlemi” bu mantığa uymaz. Orada doğmamışsındır, büyümemişsindir, belki hiç gitmemişsindir bile. O toprağı “kaybeden” ata da çoğu zaman birkaç nesil öncesinde, başka bir dilde düşünen, başka kaygılarla uyuyan biridir.
Yine de bu özlem çok gerçek hissettirilebiliyor. Hatta bazen en gerçek duygu olarak sunuluyor. Bunun sırrı şurada: kayıp toprak özlemi, bir hafızanın değil bir anlatının ürünüdür. Yaşananı değil, anlatılanı özlersin. Bu yüzden de deneyimin bıraktığı izden çok daha kolay büyütülebilir, çok daha kolay mobilize edilebilir. Gerçek bir “anı”nın sınırları vardır, “anlatı”nın sınırı yoktur.
Tarihin her köşesinde bu anlatının örneklerini bulmak zor değil. Yunanistan’ın Megali İdea’sı — Büyük Ülkü — on dokuzuncu yüzyılda Bizans’ın mirasçısı olduğu iddiasıyla şekillendi. İstanbul, İzmir, Anadolu’nun büyük bölümü bu hayalin içindeydi. 1922’nin felaketi bu ülküyü tarihe gömdü ama kor hala sönmedi. Onlarca yıl sonra Yunan ders kitapları o toprakları “kayıp yurt” olarak işledi. Pontuslu göçmenlerin torunları, hiç gitmedikleri bir kıyının acısını nesiller boyu taşıdı.

Ermeni davası farklı bir boyut taşıyor çünkü orada yaşanan şey salt toprak kaybı değil, sistematik bir yıkım ve sürgündür. Doğu Anadolu’daki Ermeni varlığının silinmesi, ardından gelen nesillerin hafızasına katliam olarak değil aynı zamanda yurt olarak kazındı. Bu acıyı anlamak mümkün. Ama anlatının zamanla ulaştığı yer şu: hiçbir zaman görmediği topraklar üzerinde hak iddiasında bulunan bir “diaspora”.

Suriye’nin uzun yıllar Hatay’ı haritalarına dahil etmesi, toprak kaybının devlet politikasına dönüşmüş haliydi. Suriye vatandaşının o toprakları “özlemesi” için bir sebebi yoktu. Devlet, kendi meşruiyet krizlerini yönetmek için “irredentizm”i araç olarak kullandı. Megali Makedonyacılık da aynı dinamikten beslendi: yeni kurulan, kimlik sorunuyla boğuşan bir devlet, kendini tarihin derinliklerine bağlamak için büyük bir harita çizdi.
Hepsinde ortak olan şey şu: bu söylemlerin üreticileri ile hedef kitlesi arasında toprağa dair hiçbir doğrudan deneyim yoktur. Sadece bir miras iddiası vardır. Ve miras iddiası, her zaman şimdiki iktidar ilişkilerini meşrulaştırmak için araçsallaştırılabilir.
Peki insan bunu neden ister? Çünkü büyük çaplı toprak özlemi aslında bireysel bir duygu değildir. Bireysel ölçekte bu duyguyu kim üretir? Evinden uzak düşmüş, sökülüp atılmış, sığınmacı olmuş biri. O insan için kayıp toprak gerçektir. Ama siyasi anlamda “kayıp toprak özlemi” denilen şey, bu bireysel acıyı devşirerek kolektif bir kimlik inşasına malzeme yapma sürecidir.
Kolektif kimliğin ihtiyaçlarına bakıldığında bu mantık netleşir. Her topluluk kendini zaman içinde konumlandırmak zorundadır: nereden geldik, kim olduk, nereye gidiyoruz? Bu soruların en çekici cevabı genellikle şudur: büyük bir geçmişten geliyoruz, şimdiki halimiz bu büyüklüğün geçici bir tutulmasıdır, gelecek bize geri dönüşü vaat ediyor.
Bu anlatının gücü, tam da içindeki irrasyonelliğe rağmen güçlü olmasından kaynaklanır. Rasyonel bir program sunsaydı tartışmaya açık olurdu. Ama büyük bir geçmişe ve kayıp bir vatana çağrı, tartışma değil his üretir. Tartışılamazsın, çünkü karşındaki kişi seni dinlediğinde aklıyla değil kimliğiyle cevap verir.
Bu yüzden “toprak fetişizmi” her zaman verimli bir siyasi zemin olmuştur: düşmanı net tanımlar, geçmişi yüceltir, şimdiyi geçici kılar ve geleceği vaatler. Dört temel siyasi ihtiyacı tek bir anlatıyla karşılar.
Şimdi şu soruyu soralım: bu özlem gerçekten o toprakla mı ilgilidir? Megali İdea’nın taşıyıcıları İstanbul’u özlediklerinde, gerçekten o şehri mi özlüyorlardı? Yoksa o şehrin sembolize ettiği şeyi yani büyüklüğü, merkezi, imparatorluğu mu? Çoğu zaman cevap ikincisidir. Toprak, bir yer olmaktan çok bir anlam taşıyıcısı işlevi görür. İstanbul Bizans’ın başkentiydi, onu geri almak Bizans’ı geri almak, tarihin akışını tersine çevirmek demekti.
Bu noktada “toprak fetişizmi” ile gerçek bir “yurt özlemi” arasındaki derin uçurum görünür hale gelir. Gerçek yurt özlemi somuttur: o sokak, o koku, o komşunun sesi. Toprak fetişizmi ise soyuttur: o sınır, o bayrak, o iddia. Birincisi kaybı hisseden birinin duygusudur, ikincisi kaybı duymadan kaybı performans eden birinin söylemidir.
İçişleri Bakanımız, geçen hafta bir parti toplantısında Kudüs için beslediği dileği kamuoyuyla paylaştı: Valilik yıllarında Tanrı’ya bir niyazı varmış, bir gün olsun Kudüs Valisi olmayı nasip etmesi. Bunu söylerken aynı zamanda geleceğe dair bir inancını da dile getirdi: o topraklar yeniden “bizim” olacak, tıpkı geçmişte olduğu gibi.
Bu söylemi samimi bir dini özlem olarak okuyabilirsiniz. Siyasi bir mobilizasyon aracı olarak okuyabilirsiniz. Ya da farklı bir bakışla okuyabilirsiniz ama bana göre söylemin içindeki tek bir kelime her şeyi açığa çıkarıyor: Vali olmak…
Kudüs’ü özlemek mümkün. Orada namaz kılmayı hayal etmek mümkün. Oranın acısını yüreğinde taşımak mümkün. Hatta orada herhangi bir işte çalışmayı, sokağında yürümeyi, pazarında dolaşmayı hayal etmek mümkün. Bunların hiçbirinde toprak iddiası yoktur, sadece bir insanın bir yere olan özlemi vardır. Ama vali olmayı istemek bambaşka bir şeydir. Vali yönetir. Vali, devleti temsil eder. Vali, bir hiyerarşi içinde var olur, bir merkeze bağlı olarak atanır ve o merkezin otoritesini bir coğrafyaya taşır. Kudüs’te vali olmayı istemek, zihinsel haritada Kudüs’ü halihazırda fethedilmiş, idari yapıya dahil edilmiş ve üst makamdan atama bekleyen bir şehir olarak görmek demektir. Bu bir dua değil, tamamlanmayı bekleyen bir örgütsel şemadır. Ve bu şema kurulduğunda artık söz konusu olan ne Kudüs’ün özgürlüğüdür ne de orada yaşayan insanların kaderidir. Söz konusu olan, o topraklar üzerindeki yönetim hakkının kime ait olduğudur. Kudüs burada bir insan topluluğunun yaşadığı bir yer olmaktan çıkar, kazanılması ya da geri alınması gereken bir idari birime dönüşür. Ve sevgili Bakanımız da hiçbir mücadele vermeden, bedel ödemeden, o şehrin en üst makamına gelmeyi arzuluyor. Ne güzel! Kudüs’ün gerçekten acısını çeken, oradaki insanların kaderiyle gerçekten hesaplaşan biri böyle mi konuşur? Gazze’de iki yılı aşkın süredir binlerce çocuk hayatını kaybediyor. Filistinliler için en temel şey bu ölümlerin durması, bugün yaşayan insanların yarın da yaşıyor olmasıdır. Kudüs meselesi bunun yanında sembolik bir meseledir. Bir bakanın önceliğinin “bir gün Kudüs Valisi olmak” olması, acıya ortak olmakla değil, o acının siyasi meyvesini toplamakla ilgilidir.
Ayrıca bana göre bütün dinlerde dua mahrem bir eylemdir. Kul ile Tanrı arasındaki bir münacaat. İslam geleneğinde riyanın, yani ibadeti başkalarına göstermek için araçsallaştırmanın, samimiyetin tam karşıtı olarak tanımlandığı bilinir. Kamuoyu önünde paylaşılan bir dua bence artık dua olmaktan çıkmıştır.
Aynı konuşmada başka bir kavram daha geçti: Kızıl Elma. Osmanlı’nın mitolojik ufkunu, ulaşılmak istenen ama bir türlü ulaşılamayan hedefi simgeleyen bu kavram, Kudüs’le aynı cümlede yan yana geldi. Tesadüf değil. Demek ki Kudüs burada dini bir özlemin değil, neo-Osmanlı hayal dünyasının parçasıdır.
Filistin meselesinin Türk siyasetindeki yeri her zaman bugünkü gibi değildi. 1960’lı yıllarda Filistin dayanışması sol bir meseleydi, anti-emperyalizmin, ulusal kurtuluş hareketlerinin çerçevesinde okunuyordu. Türk sağı ise o dönemde İsrail ile güçlü ilişkiler sürdürüyordu; askeri, ekonomik, diplomatik. Fiilistin’in dini-milliyetçi söylemin merkezine girmesi çok daha sonra ve çok daha hızlı gerçekleşti. Bu geç ve ani dönüşüm, inançtan değil jeopolitik konumlanmadan kaynaklandı. Ve bu bağlam bilindiğinde başka bir soru kaçınılmaz olarak ortaya çıkıyor: eğer motivasyon gerçekten insani ya da dini bir duygu olsaydı, Yemen neredeydi? Suudi Arabistan, 2015’ten bu yana Yemen’de on binlerce sivilin ölümüne yol açan bir savaş sürdürüyor. Dini referanslar açısından da Yemen hafife alınabilecek bir toprak değil. İslam kaynaklarında Yemen’e atfedilen imanın ve hikmetin yurdu olarak derin bir yer var. Nasıl ki bir zamanlar Kudüs Osmanlı toprağıysa, Yemen de Osmanlı toprağıydı, türküsü hatta ağıdı bile var. Ama Türkiye dahil hiçbir Müslüman-yoğun hükümet Yemen için Gazze’nin onda biri kadar ses çıkarmadı. Nedense hiç kimse Yemen’e vali olmak için dua etmiyor. Belli ki fark “dini” değil “düşman” tanımıdır. Gazze’de görünür, konumlandırılabilir, Batı destekli bir karşı taraf var. Yemen ise İslam dünyasının kendi iç hesabı gibi görünüyor ve bu, söylemi mobilize etmiyor.
Gündemin yakın vadeli bir köşesinde, Türkiye’nin de dahil olması beklenen bir normalleşme süreci tartışılıyor. Önümüzdeki günlerde İbrahim Antlaşmaları diye bilinen ve Trump’ın Türkiye’nin de “mutlaka” imzalamasını istediği görüşmeler başlayacak. Kudüs’ü hayal eden söylem ile hesapçı bir normalleşme müzakeresi aynı anda var olabilecek mi göreceğiz. “Ben başta olduğum sürece İsveç NATO’ya giremez” deyip kısa süre sonra İsveç’in NATO’ya girişine onay vermek ya da “Bu can bu bedende, bu fakir bu görevde olduğu sürece Rahip Brunson’ı bırakmam” deyip bir müddet sonra da Rahip’in serbest bırakılması gibi bir süreç mi işlenecek yoksa?
Kayıp toprak bir ayna işlevi görür: içinde seni büyük, haklı ve tarihin doğru tarafında gösteren bir ayna. Megali İdea’yı taşıyanlar Bizans’ı değil büyüklüklerini gördüler o aynada. Kızıl Elma’ya bakanlar coğrafyayı değil sonsuzluklarını gördüler. Kudüs’te vali olmayı hayal edenler ise o şehri değil, kendilerini gördüler.
Toprağa gerçekten bakmak başka bir şey gerektirir: orada yaşayan insanları görmek. Bugün, şimdi, bu halleriyle. Onların acısını taşımak için ne bir harita ne bir miras belgesi ne de bir valilik unvanı gerekir. Sadece o topraklarda yaşayan insanların gözlerine bakmak yeterlidir…