İki proje var, belki birbirinden habersiz ama aynı soruyu soran: İnsan, nereye gideceğini bilmeden yola çıkabilir mi? Biri bir otobüs: İsviçre’nin Baden kasabasında, resmi bir hat, resmi bir araç ama güzergahsız, tarifesiz, hedefsiz. Adı: “Linie Null” yani “Hat Sıfır”.
Diğeri bir uçak, İskandinav Hava Yolları’na ait, Kopenhag’dan kalkan, varış noktası bilinmeyen, yolcusunu birkaç günlüğüne dünyanın bir köşesine bırakan. Adı: “Destination Unknown” yani “Bilinmeyen Hedef”.
Her ikisi de gerçek. Her ikisi de işleyen sistemler. Ve her ikisi de farkında olup olmadıklarından bağımsız olarak, aynı kırılgan insanlık gerçeğine dokunuyor: “Belirsizliği satın almak”…
Hat Sıfır, gündelik hayatın içine yerleştirilmiş küçük bir sarsıntı. Otobüse biniyorsun ama nereye gittiğini bilmiyorsun. İstersen iniyorsun, istersen kalıyorsun. Sadece şehrin damarlarında sürüklenen bir araç ve içindeki insanlar. “Steig ein” diyorlar: araca bin, “sadece bin”.

Destination Unknown ise bambaşka bir şey. Orada bavulunu hazırlıyorsun, peki neye göre? Deniz mi olacak, dağ mı? Sıcak mı, soğuk mu? Hangi dili konuşacaklar? Otel mi, hostel mi? Günler boyunca bir yerde kalacaksın ve o yeri ancak uçakta öğreneceksin. Bu, belirsizliği bedensel olarak taşımak demek. Valiz bir metafora dönüşüyor: içine hem şort hem mont koyuyorsun çünkü başka türlü çarenin olmadığını biliyorsun. Hazırlık yapmak zorunda olmak ama neye hazırlanacağını bilememek… Varoluşsal bir egzersizin en somut biçimi.

Şimdi bir düşünce deneyi yapalım. Aynı iki proje yani aynı otobüs, aynı uçak başka bir coğrafyada gerçekleşseydi ne olurdu? Nereye gideceğini bilmediğin bir uçağa binmek, Kopenhag’dan bakarsan “macera”, başka bir yerden bakarsan “akılsızlık” hatta “tehlike”.
Bu fark sadece coğrafi olamaz. Hukuki, kurumsal ve toplumsal. Bazı yerlerde devlet güvenilirdir; sistem işler, kurumlar öngörülebilir davranır. Orada “bilinmeyen” sadece varış koordinatıdır. Geri kalan her şey sabittir. Valizin gelir, pasaportunla sorun yaşanmaz, otel vardır, dönüş bileti geçerlidir. “Belirsizlik”, yalnızca haritanın bir noktasına ait. Her şey başka bir yerden bellidir.
Ama ya gündelik hayatın kendisi zaten belirsizse? Ya kurumlar öngörülemeyen kararlar alıyorsa, sistem tutarsız işliyorsa, yarın ne olacağını kimse tam olarak bilmiyorsa? O zaman “nereye gideceğini bilmeden yola çık” daveti, bir özgürlük çağrısından çok, var olan kaygıya yenisini eklemek anlamına geliyor. İnsan zihninin taşıyabileceği belirsizlik miktarı sınırlıdır. Gündelik hayat o kotayı zaten dolduruyor. Eğlence için yer kalmıyor. Demek ki “özgürlük”ün kendisini geçtim “deneyimi” bile “kaygı”nın yokluğunda başlıyor. Kaygı zaten her yeri dolduruyorsa, belirsizliği satın almak için zihinsel alan da kalmıyor. Mesela İstanbul’da meşhur 500T otobüs hattını deneyimlemiş biri “kaygı” duymadan “yol”u nasıl eğlence haline getirebilir ki?
Tam da burada bu iki projenin neden yalnızca belirli coğrafyalarda filizlenebildiği ortaya çıkıyor. Bunları “refah toplumlarının lüks eğlenceleri” değil de “güven toplumlarının ürünü” olarak görmek gerek. Aradaki fark nüanslı ama kritik: Zenginlik tek başına yeterli gelmiyor. Güven altyapısı olmadan, en zengin toplumda bile “belirsizlik”, “eğlence”ye dönüşmez.
Her iki projenin de derin bir paradoksu var: bu “yeniliği”, sistemin kendisi organize ediyor. Biri kamu taşıma şirketi, diğeri havayolu. Resmi kurumlar. Sponsorlar, basın bültenleri, medya haberleri. Yani “kuralsızlık” kurallı biçimde sunuluyor. “Hedefsizlik” tarifeli olarak satılıyor.
Bu çelişki, projeleri boşa düşürmüyor ama onları daha ilginç kılıyor. Sistem, kendi ürettiği “düzen”e bir an için sırtını dönüp içine bakıyor. Ve fark ediyor ki o “düzen”, insanı beslerken bir şeyleri de törpüleyen bir şey. Merak törpüleniyor. Tesadüf törpüleniyor. Kaybolmanın verdiği o garip, verimli his törpüleniyor.
Şehirler optimize edildikçe, insanlar da optimize oluyor. Aynı yollar, aynı duraklar, aynı saatler… Beyin bunları tanıdıklaştırıyor, tanınan şey görünmez oluyor, görünmez olan yaşanmıyor. Hat Sıfır ve Destination Unknown, bu görünmezliğe küçük bir iğne batırıyor. Belki sistem bunu da içselleştirir, belki eleştiriyi bir ürüne dönüştürür. Ama o iğnenin dokunduğu an gerçek. Sahte olan “çerçeve” olabilir, “deneyim” değil.
Destination Unknown’a hazırlanırken insanın yaptığı şey felsefi bir eylemdir farkında olmadan. Yukarda söylediğim gibi hem sıcak hem soğuk için hazırlanmak, hem deniz hem dağ için plan yapmak aslında “her şey olabilir” diye düşünmek demek. Ve “her şey olabilir” diye düşünmek, kontrolü bırakmaktır. Kontrolü bırakmak acı verir. Çünkü insan, doğası gereği öngörmeye çalışır. Geleceği modeller, riskleri hesaplar, olası senaryolara hazırlanır. Bu özellik bizi hayatta tutan şeydir aynı zamanda. Ama bir noktada bu hayatta kalma mekanizması, yaşamın önüne geçmeye başlar. Her şeyi bilmek istemek, hiçbir şeye şaşıramamak demektir. Ve şaşırmayan insan, bir süre sonra yalnızca var olur ama yaşamaz…
İşte bu iki proje tam o noktaya dokunuyor. Sana şunu söylüyor: bir an, sadece bir an, bırak. Otobüste bir durak için, uçakta birkaç gün için. Gidebileceğin sınırları bil ama her şeyi bilme. Bakalım ne çıkıyor…
Bence bu iki projenin verdiği mesaj şu: özgürlük, seçeneklerin çokluğuyla değil, kaygının azlığıyla ölçülür. Önünde sonsuz yol açık olabilir ama eğer zihnin arka planında sürekli işleyen bir tehdit hesabı varsa, o yolları göremezsin bile. Otobüs durağında bekleyip nereye gideceğini bilmeden kapıdan içeri girmek ya da bavulunu hazırlayıp hangi ülkeye ineceğini bilmeden uçağa binmek, bu ancak arka plan sessiz olduğunda mümkün. Gürültü azaldığında “belirsizlik”, “korku” olmaktan çıkar. Bir davet olur. Ve bu davet, belki de insanın kendi içine açılan en nadir kapılardan biridir. Koordinatı değişen sadece varış noktası değildir o yolculuklarda. Bir şekilde, kendine dair de bir şeyler öğrenirsin; planlamak zorunda kalmadığında ne yapmak istediğini, bilinmezin içinde nasıl davrandığını, sıradışı olanla nasıl başa çıktığını.
Bazı sorular ancak yolda sorulabilir. Ve bazı yollar, ancak nereye gittiğini bilmediğinde başlar…