Doğdun. Ve doğduğun anda birisi sana söylemedi ama sen yine de öğrendin: bir gün olmayacaksın. Bu, varoluşun sana verdiği ilk ve en ağır hediyedir. Diğer her şey bu bilginin üstüne inşa edilir: sevgi, nefret, korku, umut, inat…. Hepsi o temel çatlağın üstünde titreşir.
Ama insan bunu taşımayı öğrenir. Çünkü taşımaktan başka seçeneği yoktur. Mitler üretir, tanrılar icat eder, çocuklar doğurur, ağaçlar diker, şiirler yazar… “Trajediyle barışmak” değildir bu, “trajediyle yaşamayı” öğrenmektir. İkisi arasındaki fark, insanı insan yapan şeydir.
“Bireysel trajedi”nin yanında bir de “toplumsal trajedi” vardır. O daha karanlıktır. Çünkü ölüm kader sayılabilir, yazgı denilebilir, boyun eğilebilir ona. Ama toplumun çürümesi böyle değildir. Önlenebilir görünür, her zaman önlenebilir görünür ama yine de olur. Yıldan yıla olur, kuşaktan kuşağa olur, taş taşın üstünden kalktıkça yeniden olur. Bu tekrar, ölümden daha yorucudur.
Mısır’da, bundan dört bin yıl önce, Khakheperraseneb adında bir rahip ahşap bir tabletin üstüne kazıdı şikayetini. Dünya henüz gençti ama o yorgundu:
“Olup bitenler çileden çıkarıyor insanı
Memleket baştan başa azapla kıvranıyor
Yıldan yıla büsbütün allak bullak
Bir öncekini aratıyor her geçen yıl
Kargaşalık var ülkede
Yıkımın eşiğindeyiz
Kapı dışarı ettiler adaleti”
Yazdı ve bıraktı. Belki biliyordu kimse duymayacak. Belki duymalarını umursamıyordu bile. Bazen şikayet, çözüm üretmekten çok, sadece var olduğunu kanıtlamak için yazılır.

O tablet bugün Londra’da bir müzede duruyor. Ve bu topraklarda, herhangi bir şehirde, sabahın erken saatinde bir fincan çay içerek gazete okuyan biri o satırları görse duraklar. Metni tanıdığı için değil şikayeti tanıdığı için. Çünkü dört bin yıl geçmiş, imparatorluklar kurulmuş ve yıkılmış, alfabeler değişmiş, tanrılar bile değişmiş ama o duygu, o kemik kırıcı tanıdıklık, hiç değişmemiş.
Bu topraklarda büyümek, ikili bir ağırlıkla büyümektir. Bir tarafta ölümlü olduğunu bilmek (evrensel ve sessiz trajedi), öte tarafta haksızlığı bilerek yaşamak (yerel ve gürültülü trajedi). Mahkeme salonlarında adaletin nasıl büküldüğünü görmek. Doğruyu söyleyenin nasıl susturtulduğunu izlemek. Liyakatsızın nasıl yükseldiğini, dürüstün nasıl kenara itildiğini öğrenmek; teorik olarak değil, bizzat, kendi hayatında, kendi bedeninde.
Her şeyin başlangıcı yine aynı yere çıkıyor: “adalet”… Önce adalet. Kurumların güçten bağımsız işlemesi, yargının kılı kırk yararak karar vermesi, hesabı sorulabilecek bir iktidar… Bunlar soyut erdemler değil, bir toplumun nefes alabilmesinin koşullarıdır. Adalet çöktüğünde güven çöker, güven çöktüğünde insanlar birbiri yerine tanıdığa sığınır, tanıdığa sığınıldığında hukuk değil ilişki belirler ve o noktada Khakheperraseneb’in şikayeti yeniden yazılmaya hazırdır; yeni bir tabletin üstüne, yeni bir dilde, aynı yorgunlukla.
Dört bin yıl… Ne kadar zaman daha gerekiyor? Bu soruyu soran bugün kaç kişi var, sessizce, kendi kendine, kimse duymadan? Ve o sessizlik, bir gün kimin sesiyle bozulacak?