HEDONİK ADAPTASYON

Dünya çapında ses getiren “Sapiens” kitabıyla tanınan Yuval Noah Harari, “Yarının Kısa Bir Tarihi” adlı kitabında insanların zamanla büyük değişimlere (iyi veya kötü) nasıl uyum sağladığını anlatmak için travmatik bir kaza sonucu felç olan bir kişi ile piyangodan büyük ikramiye kazanan iki ayrı insanın psikolojik durumlarını inceler. Yaşanan ilk şokların ardından her iki insanın da mutluluk veya mutsuzluk seviyelerinin aylar ya da yıllar içinde aşağı yukarı eski “normal” düzeylerine geri döndüğünü belirtir. Sonuç olarak, insan psikolojisinin büyük olaylara dahi adapte olma kapasitesi sebebiyle: “Piyangoyu tutturmaktansa felç olacağınız bir kaza geçirmenin uzun vadede size benzer bir mutluluk/mutsuzluk dengesi getireceğini” ifade eder.

Kulağa mantıklı gelir, hatta bir an için ikna olursun: demek ki mesele elde ettiğin durum değil, o duruma doğru gidiş hızıymış dersin. Ama bu mantığı ciddiye alırsan vardığın yer gülünçtür: o zaman hepimiz kolumuzu bacağımızı kesmeliyiz. Böylece önümüzde hep yükselen bir ark olur, her gün bir öncekinden az da olsa daha iyi hissederiz çünkü kendi elimizle dibi öyle bir yere çektik ki artık her hareket bir kazanç sayılsın. Bir teori, seni “o halde herkes kendine zarar versin” noktasına götürüyorsa, o teorinin bir yerinde çatlak var demektir. Harari’nin cümlesi betimsel olabilir, kimse gidip kaza geçirsin demiyor elbette ama popüler anlatının bu örneği bu kadar sevmesinin sebebi de tam olarak bu: acıyı bir basamak, yoksunluğu bir yatırım gibi göstermek, satılabilir bir hikaye.

Asıl kırılma noktası örneğin kendisinde değil, örneğin sunduğu yarım gerçekte. Hedonik adaptasyon dediğimiz şey yani insanın belirli bir duruma alışıp onu yeni normali sayması tek yönlü bir mekanizma değildir. Nötrdür. “İyi”ye de alışırız, “kötü”ye de. Piyango mutluluğunu unuttuğumuz hızla, bir yakınımızın yokluğuna da alışırız zamanla. İlk aylardaki o boğucu yokluk hissi, yıllar içinde artık günün bir parçası haline gelir, üzerine düşünmeden yaşanan bir gerçek olur çıkar. Bu bir “iyileşme”den çok  bir “körelme”dir.  Ama ikisi de dışarıdan bakınca birbirine çok benzer.

Bu körelme sadece kişisel yasla sınırlı kalmaz, toplumsal ölçekte de aynı şekilde işler. Bir ülkede belli bir haber türü (trafik kazaları, kadın cinayetleri, yolsuzluk iddiaları…) bir süre sonra artık haber değeri taşımaz olur. İlk vaka herkesi sarsar, ellinci vaka bir dipnottur artık. Mesela enflasyonu ele alalım: bir toplum belli bir fiyat artış hızına “alışır,” birkaç yıl önce skandal sayılacak bir zam oranı bugün sıradan karşılanır. Yozlaşma da böyle ilerler zaten. Büyük bir sıçramayla değil, küçük küçük eşiklerin aşılıp her defasında yeni eşiğin normal sayılmasıyla. “Kaynayan kurbağa” hikayesi biyolojik olarak yanlış olabilir ama toplumsal bir metafor olarak fazlasıyla doğrudur: insan suyun ısındığını fark etmez çünkü her derece artışı bir öncekiyle kıyaslanır, başlangıç noktasıyla değil.

Peki bu simetri neden bu kadar kolay unutulur, neden hep mekanizmanın sadece iyimser yarısı anlatılır? Çünkü anlatı olarak öyle daha satılabilir. “Alıştın, artık umursamıyorsun” cümlesi bir kitap kapağına, bir motivasyon konuşmasına konu olmaz ama “zorluklar seni güçlendirir, her düşüş bir sonraki yükselişin yakıtıdır” cümlesi olur. “Sözel zeka”nın bir zaafı da burada devreye giriyor: karmaşık, çift yönlü ve nötr bir olguyu, tek yönlü bir hayat dersine indirgeyip bir de üstüne parlak bir analoji giydirmek çok kolay. Analoji ikna eder ama ispat etmez. Harari’nin kaza örneği de tam olarak bunu yapıyor, gerçek bir mekanizmayı (adaptasyon) seçici bir örnekle (iyileşme süreci) süsleyip sanki genel bir yaşam stratejisiymiş gibi sunuyor.

“Azalan marjinal fayda kanunu” diye bir prensip var. Kısaca şöyle: bir mal veya hizmetin tüketimi arttıkça, tüketicinin o ek (marjinal) birimden elde ettiği memnuniyetin veya faydanın giderek azalması durumu. Mesela çok susadığınızda içtiğiniz ilk bardak su size çok yüksek bir tatmin sağlarken, içtiğiniz üçüncü veya dördüncü bardak suyun verdiği tatmin (fayda) gittikçe düşer. Sahip olduğun şeyin her ek birimi sana gittikçe daha az haz verir, bu doğru ve reddedilemez. Ama bunun bir “zıttı” varmış, yani yoksunluğun her ek birimi sana gittikçe daha az acı veriyormuş gibi bir simetri kurmak yanlış. Acı böyle çalışmaz; kayıplar, kazançlardan çok daha inatçı bir şekilde hafızada ve duyguda yer tutar. Bir insan on yıl boyunca her gün biraz daha “iyileşiyor” olabilir ama bu, o on yılın kendisinin keyifli geçtiği anlamına gelmez. Sadece yeni “normal”ine alıştığı anlamına gelir. Yürümeye çalışan bir bebeğin düşe kalka attığı adımları izleyen ebeveyn duygulanır, ilham bulur ama bizzat düşen çocuk o anda sinirlidir, yorgundur, mutlu değildir. Mutlu olan izleyendir, yaşayan değil.

Bu yüzden “konfor alanından çık” türü öğütlerin gündelik dilde bu kadar rahat dolaşması da tesadüf değil bence. Zorluğu bir erdem, yoksunluğu bir antrenman gibi sunmak, bunu söyleyenin cebinden bir şey çıkmadığı sürece ucuz bir tavsiyedir. Sahada olmayan, sahanın dışından mücadeleyi yorumlayanın hikmeti başkadır, bizzat sahada olanın bilgeliği başka. Biri kavramsal bir bilgidir, diğeri bedenin, hayatın kendisinden çıkan bir bilgidir. Ve ikincisi, öğüt vermeye çoğu zaman ilk bakıldığı kadar meyilli değildir çünkü onu yaşayan kişi genelde bunu bir “ders” olarak değil, sadece geçmesi gereken bir süreç olarak görür.

Alışkanlık bu yüzden bize ne bir ödül ne bir ceza verir aslında, sadece hissizleştirir. Ne büyük mutluluğu kalıcı kılar ne de büyük acıyı taşınmaz hale getirir. İkisini de zamanla arka plana iter, gündelik gürültünün bir parçası yapar. Bunu bir kurtuluş gibi anlatmak “acı seni güçlendirir,” “her düşüş bir yükselişin habercisidir” mekanizmanın sadece işine gelen yarısını alıp geri kalanını görmezden gelmektir.

Bence alışkanlığı bir öğreti gibi selamlamak yerine, onu tanımak gerekir. Alışkanlık, ne büyük bir erdemdir, ne de büyük bir düşman. Sadece insanı hissizleştiren bir doğa yasasıdır ve onunla ancak hesaplaşılır. Kolunu kesip yeni bir eşik yaratmanın ya da çileye kutsallık yükleyip acıyı bir basamak saymanın peşinde koşmaya gerek yok. Asıl kıymetli olan, elde etmek istediğin somut bir şey için uğraşmak; dünyada dikili bir ağacın, çorbanda bir tuzun olsun diye emek vermek ve o yoldaki güçlükleri, kazanılmış bir “yeni normal” değil, bilerek göze alınmış bir bedel olarak taşımaktır. 

Yorum bırakın