İnsanın saçmalama hakkı vardır. Düzensiz düşünme, mantığın dışına taşan bir çağrışımın peşinden gitme, aklın normalde izin vermeyeceği bir ihtimali sadece merak olsun diye dile getirme hakkı. Bu hak, bir kahve sohbetinde, bir arkadaş masasında ya da kendi kendine konuşurken kullanılır. “Acaba şöyle de olabilir mi” der insan, çürütülür, gülünür, unutulur, gider. Saçmalamanın değeri de zaten burada: sonuçsuz olmasında, kimseyi bağlamamasında, ciddiyetten muaf bir deneme alanı açmasında. Ama bir de şu var: bu hakkı kullanabilmek için önce bir zeminin sağlam durması gerekir. Zemin çatladığında, üstünde saçmalamak bile cazibesini yitirir çünkü artık kimin saçmaladığı, kimin ciddi konuştuğu belli olmaz hale gelir. Devlet büyüklerimiz (!) son yıllarda tam da bu zemini o kadar sarstı, çıtayı öyle noktalara koydular ki insanın üstüne saçma bir şey söyleyesi bile gelmiyor.
Okuma yazma bilen, ilkokula bir gün olsun gitmiş birine “Kurtuluş Savaşı’nı neden yaptık” diye sorsan, alacağın cevap bellidir: “düşmana karşı”… Bugün postmodern bir çağda yaşıyoruz, “dünyanın şekli” bile birilerince tartışmaya açılabiliyor, her “kesin bilgi” bir yorum meselesine indirgenebiliyor. Ama “Kurtuluş Savaşı, Osmanlı’dan kurtulmak içindi” diyecek bir tek kişi bulamazsınız bu ülkede, Milli Eğitim Bakanı’nın dışında. Bu, bir azınlık görüşü bile değil, sıfır konsensüslü bir önerme. İşte tam bu yüzden onu ciddiye almak, ona bir “tarih tezi” muamelesi yapmak, kendi içinde bir yanılgı. Çünkü karşımızdaki şey bir tez değil, saçmalamanın gasp edilmiş hali. Sıradan bir yurttaş saçmalarsa hesap vermez, hesap vermesine de gerek yoktur. Ama bir Bakan aynı şeyi söylerse, o saçmalık artık bir çocuğun elindeki ders kitabına girme yetkisiyle donanır ve saçmalamanın en temel şartı olan “sonuçsuzluk” ortadan kalkar. Ondan istenen saçmalama hakkı değil çünkü zaten hesap vermeden konuşuyor. Ondan istenen, milyonlarca çocuğun zihnine bir önermeyi resmi otoriteyle nakşetme yetkisi…
Bir an olsun Bakan’ı ciddiye alalım ve basit bir şekilde sorusuna cevap verelim. Kurtuluş Savaşı’nı neden yaptık ve neyden kurtulduk? Kurtulduğumuz şeyin Osmanlı ile hiçbir ilgisi yoktu. Osmanlı zaten Sevr’i imzalamış, Mondros’la teslim olmuş, kendi başkentinde işgal kuvvetlerine kapı aralamış bir devletti. Kurtuluş, bir devletten kurtuluş değil, bir tavırdan kurtuluştu: Teslimiyeti meşrulaştıran bir hükümetten, “büyük devletin himayesi küçük devletin işgalinden iyidir” diye hesap kitap yapan bir eşraf zihniyetinden, camiden çıkan bir kadına sarkıntılık eden bir lejyonere karşı bile duramayacağını sanan bir tebaadan kurtuluştu. Bakan’ın sorduğu soru, cevabını kendi içinde taşıyor zaten. “Öncesinde Osmanlı vardı” derken kastettiği şey bir toprağın adı değil, bir edilgenliğin adıydı. Çünkü 1919’un Anadolu’su, bize öğretilen kahramanlık masalından çok daha karmaşık bir manzara sunuyor: Antep, Urfa, Maraş İngiliz işgali altındayken sessiz; Fransız’a ve beraberindeki Ermeni Lejyonu’na devredilince ayaklanıyor. İzmir’in ileri gelenleri Yunan’a teslim olmaktansa İngiliz’e yalvarıyor. Demirci Mehmet Efe, bir İngiliz istihbarat subayına “bizi kontrol eden büyük ve medeni bir devlet olsun” diyor. Bu bir ulusal bilinç manzarası değil, canını, namusunu, mahallesini koruma refleksiyle hareket eden, ideolojiden bihaber bir halkın manzarası. Yani “Kurtuluş” kelimesi hafife alınacak bir iddia taşımıyor, tam tersine: bu kadar dağınık, önderliksiz, hesapsız bir başlangıçtan gerçek bir egemenlik doğurmak, kelimenin taşıyabileceğinden daha büyük bir başarıdır. Kimse 1919’da bir ulus-devlet hayal etmiyordu ama 1923’te ortaya bir ulus-devlet çıktı. Aradaki mesafeyi kapatan şeye başka bir isim bulmak zor.
İktidar çok uzun zamandan beri kendi tarihini, kendi terminolojisini yaratmaya çalışıyor. Mesela yaşanılan en ufak sorunun başına “asrın” geliyor. “Asrın depremi”, “asrın seli”, “asrın orman yangını”… Böylelikle muhataplarının zihnine: “bu kadar büyük felakete karşı hükümet ne yapabilir ki”yi gönderip yaşanılan olumsuzlukların hiçbirinde bir suçları olmadığını enjekte ediyorlar. Parkların, köprülerin, terminallerin isimleri “15 Temmuz” ile değiştirildi. Bugün İstanbul’da yaşayan AKP seçmeni dahil herhangi bir insan evladının Boğaziçi Köprüsü’ne “15 Temmuz Şehitler Köprüsü” dediğini sanmıyorum. Kurtuluş Savaşı’nın ismini müfredattan kaldırsalar da, literatürde silmeye çalışsalar da zerre başarılı olunamayacağı çok açık. Yani ortada bir şey yokken kelimeleri, kavramları öldürüp unutturmaya çalışmak, yerlerine yeni bir şey koymayı denemek saçmalamanın dik alası…
Bu unutturma pratiği kelimeyle sınırlı kalmıyor, taşa ve ışığa da bulaşıyor. Ankara’da NATO Zirvesi’nin arifesinde, İstanbul’da Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nün ışıkları akşam saatlerinde kırmızı-beyaz-maviye büründü. Bahane olarak da ABD’nin 250. kuruluş yıl dönümüne “jest” dendi. Oysa bir başka 4 Temmuz var tarihimizde: 2003’te, Süleymaniye’de, müttefikimiz sıfatıyla Amerikan askerleri Türk özel kuvvetler mensuplarının başına çuval geçirmişti. Cumhuriyet tarihinin en onur kırıcı günlerinden biriydi… Bir milletin ordusuna en aşağılayıcı biçimde el konulduğu günün yıldönümünde, İstanbul’u fetheden hükümdarın adını taşıyan köprüyü işgalcinin renklerine boyamak tesadüf müdür, bilmiyorum. (Bu durumun dönemin 6. filo ile benzerliği de gayet hoş. Devir değişse de bu ABD yalakalığı hiç bitmiyor, bayrak yarışı misali nesilden nesile devam ediyor demek ki) “Kurtuluş”un neyden kurtulduğunu unutan zihniyetin başka türden konuşması. Biri kelimeyle siliyor, öbürü ışıkla ama ikisi de aynı işi görüyor: hafızanın, iktidara rahatsızlık veren kısmını söndürmek. Ve ikisi de aynı ayrıcalığı kullanıyor: hesap vermeden, sıradan bir yurttaşın asla sahip olamayacağı bir “saçmalama muafiyeti”yle…

Biri Kudüs’e vali olmak ister, biri “Kurtuluş Savaşı’nın ismini değiştirip Milli Mücadele şeklinde müfredata koyacağız. Neyden kurtulduk, öncesinde Osmanlı vardı” der; Dirilişler, Kuruluşlar, Osmanlı tuğraları, ecdat güzellemeleri, Abdülhamit yalnızlığı, Osmanlı ocakları vs… Hadi vatandaşı anlarım, iki tane taraflı kitap okur, ne bileyim geçmişe yolculuk yapar, kendisini büyük bir imparatorluğun mirasçısı olarak düşleyip rahatlar, gurur duyar anlarım. Ama siyasetçilerin Osmanlı seviciliği üzerinden yaptığı propagandayı anlayamam. Çok mu özlem duyuyorsunuz Osmanlı’ya, e var işte Abdülhamit’in torunları. Biri sahte diploma ile üniversite mezunu olmuş, bir tanesi doğruluğunu bilmiyorum bir dönem gündem olmuştu X (twitter) üzerinden salça satıyormuş. Hepsi kendisine şehzade diyor. Kalkın koltuklarınızdan, oturtun onları. Öyle ya, madem Cumhuriyet size bol geliyor, Osmanlı’ya bu kadar hasretsiniz, siz kim oluyorsunuz, adamlar hanedan soyundan geliyor. Hislerinizde samimiyseniz getirin partinizin başına, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine de aday olarak koyun. Hatta “Kurtuluş Savaşı size karşı yapılmıştı, intikamınızı aldık, şimdi hakkınızı iade ediyoruz, ülke sizindir” diye de ekleme yapın.
Samimiyetinizi gösterin, kendisine şehzade diyen (elbette Bilal oğlan değil) Osmanlı sülalesinden birini ülkenin başına getirmek için aday yapın, şerefim üzerine söz veriyorum kapı kapı dolaşıp sizin için oy toplayacağım… Hodri Meydan!