Aynı günlerde iki haber servis edildi. Biri Budapeşte’den: dünyanın en iyi kadın satranç oyuncusu olarak bilinen Judit Polgar’a Macaristan cumhurbaşkanlığı teklif edildi. O da bu tarihi sorumluluğu üstlenecek güçte olmadığını söyleyip reddetti. Diğeri Managua’dan: seksen yaşındaki Daniel Ortega, muhalefet iktidara gelmesin diye Nikaragua’da artık seçim yapılmayacağını duyurdu. İki haber de iktidarla ilgili ama tam ters yönlerden. Biri gücü reddediyor çünkü kendini yeterli görmüyor, diğeri gücü zapt ediyor çünkü kendini vazgeçilmez görüyor. Aralarındaki mesafe, aslında “liyakat” denen şeyin ne olduğunu anlamak için elimizdeki en net pusuladır.

Polgar’ın cümlesi kulağa alçakgönüllülük gibi geliyor ama bence öyle değil. Alçakgönüllülük bir erdem pozudur, kendini küçük göstermektir. Polgar’ınki bir hesaplamadır. Bir işi yapmaya gücünün yetip yetmeyeceğini soruyor kendine, dürüst bir cevap alıyor ve ona göre davranıyor. Bu, satranç masasında hayatını geçirmiş birinin refleksi olabilir belki. Çünkü satranç yenilgiyi telafi edilemez biçimde gösterir, kendini kandırmaya izin vermez. Ama asıl mesele şu: bu türden bir öz değerlendirme, siyasetin diline neredeyse hiç girmeyen bir yaklaşım.
Ortega’ya baksak, tam tersi bir yapı görürüz. Seçimi kaldırma kararını “ülke için” diye sunuyor, iktidarını korumanın gerekçesini her zaman kendinden büyük bir şeye bağlıyor, devrim, egemenlik, dış düşman. Burada liyakat sorusu hiç sorulmuyor çünkü sorulması gereken bir şey haline gelmiyor. Kişi göreve otuz sekiz yıl önce geldiyse ve o günden beri hiç ayrılmadıysa, kendi yeterliliğini sorgulamak için bir sebep de kalmaz. İktidarda kalmanın kendisi, yeterliliğin kanıtı sayılır. Bu, insan psikolojisinin en tehlikeli döngülerinden biridir: pozisyon meşruiyeti üretir, meşruiyet pozisyonu haklı çıkarır, aradaki halka hiç kırılmaz.
Burada devreye toplum psikolojisinden bildiğimiz bir mekanizma giriyor: kimlikle rolün kaynaşması. İnsan bir makamda uzun süre kaldığında, o makam kişiliğinin bir parçası haline gelir, ayrılmak artık bir görevi bırakmak değil, kendinden bir parçayı kesip atmak gibi hissedilir. Bu yüzden iktidarı bırakmak, çoğu insan için basit bir karardan ziyade bir tür ölüm provasıdır. Ortega’nın seksen yaşında hala o koltuğa yapışması (dünyada görülen bütün örnekleri gibi) tesadüf olamaz. Olsa olsa kimliğiyle makamı ayıramayan bir zihnin doğal sonucu diyebiliriz. Polgar ise tam tersini yapabildi çünkü kimliği zaten satranç tahtasında kuruluydu, cumhurbaşkanlığı ona hiçbir zaman “ben” hissi vermeyecekti.
Bizim siyasetimizden bir örnek bu tabloyu daha da netleştiriyor. Memleketim olan Tekirdağ milletvekili Faik Öztırak, partisinin genel başkanlığı için mücadele eden Özgür Özel’i “makamlarından ve koltuklarından vazgeçemeyenler” diyerek eleştirmişti. Kendisi yedi dönemdir milletvekili, babası da milletvekiliydi, dedesi de. Üç kuşak boyunca bir aile aynı makamı devretmiş, sonra kalkıp başka birine “koltuk sevdası” isnat ediyor. Bu ikiyüzlülükten daha derin bir şey: insan kendi içindeki en çok bastırdığı özelliği başkasında gördüğünde anında teşhis eder. Çünkü onu tanır ama kendinde göremez. Üç kuşaklık vekillik onun için o kadar normalleşmiştir ki, artık bir iktidar biriktirme biçimi olarak değil, doğal bir hizmet olarak görünür. Şimdi Özgür Özel başkanlığında yeni bir parti kuruldu (Buraya bir parantez açmak istedim. Yeni Partinin ismi neyse de logosu bu kadar kötü olmamalıydı. Ayrıca logonun içinde amblem yok. İnsan “sembol”ler aracılığıyla düşünür. “Yazı” bulunmadan evvel mağara duvarına resimler çizen kişinin derdi de “sembolizm”di. Aslında alfabenin yani yazının kendisi bile bir semboller bütünü. Yeni kurulan bir partinin -hele ki sembollere bu kadar önem veren bir seçmenin olduğu ülkede- amblemsiz yola çıkması büyük hata. Tabii sorun sadece isim, logo, amblem değil ama şimdilik eleştirilerim bununla sınırlı kalsın) Faik Öztırak ve aynı kafadakiler rahatlıkla Kılıçdaroğlu önderliğinde siyaset yapabilirler. Çünkü toplamda on üç seçim kaybetmiş, buna rağmen koltuğundan vazgeçmemiş Kılıçdaroğlu’nda “koltuk sevdalısı” olmanın zerre emaresi yoktur 🙂 Faik Öztırakgiller familyasının kafası böyle işte.
Burada liyakatin asıl sınav yeri ortaya çıkıyor. Eleştiri, başkasına yöneltildiğinde ucuzdur. Dışarıdan bakarsın, veri hazırdır, sonuç anındadır. Kendini eleştirmek ise içerden bir müdahale gerektirir. Kör noktana bakmanı ister ve çoğunlukla canını yakar. İnsan ucuz olanı seçer ve bunu erdemmiş gibi sunar. Bir toplumda eleştiri kültürü çürüdüğünde, sebep genelde insanların eleştirmeyi bırakması değildir. Tam tersi, eleştirinin yönünün sürekli dışa dönük kalmasıdır. Herkes birbirini “koltuğuna yapışmakla” suçlar, hiç kimse kendine “ben bu makamı hak ediyor muyum” diye sormaz.
Bunun toplumsal karşılığı da var. Bir toplum ne kadar çok dışa dönük eleştiri üretirse, o kadar az içe dönük hesaplaşma yapmak zorunda kalır. Başkasının hatasını göstermek, kişinin kendi kimliğini pekiştirir, bir tür “ben ondan iyiyim” rahatlığı verir. Kendi hatasını görmek ise kimliği tehdit eder. Bu yüzden liyakat denen kavram, toplumların en çok konuştuğu ama en az uyguladığı ilkelerden biri haline gelir. Herkes liyakatten bahseder, kimse kendi liyakatini sorgulamaz.
Muhtarlık seçimlerine bakınca bu evrensel bir dürtü olduğunu daha iyi anlıyoruz. Türkiye’nin en küçük idari biriminde bile sülaleler birbirine girer, kavgalar çıkar, bazen kan dökülür. Şimdi şunu düşünüyor insan: “Bir tarafta Polgar Cumhurbaşkanlığı gibi bir makamı reddederken, sıradan bir mahalle muhtarlığı için kan dökülüyor. Bu ne yaman çelişkidir”. Esasında bu durumda bir çelişki yok. Sadece aynı dürtünün farklı ölçeklerde tezahürü var. İktidar arzusu makamın büyüklüğüyle orantılı olamaz. Kişinin o makamı kendi kimliğiyle ne kadar özdeşleştirdiğiyle orantılıdır. Küçük bir köyde muhtarlık, o kişinin bütün toplumsal varlığı olabilir, bu yüzden büyük bir cumhurbaşkanlığı koltuğundan daha şiddetle savunulur.
Peki liyakat gerçekten ölçülebilir bir şey midir, yoksa sadece kendini bilmenin bir versiyonu mudur? Bence ikincisi. Liyakat, bir işi yapabilecek teknik donanıma sahip olmaktan önce, o donanımın sınırlarını görebilme kapasitesidir. Polgar’ı diğerlerinden ayıran kendi sınırını tanıma cesaretiydi. Ortega’yı krize sürükleyen de sınırı görme kapasitesinin iktidarın kendisi tarafından yok edilmiş olmasıydı. Bir insan ne kadar uzun süre sorgusuz iktidarda kalırsa, kendi sınırlarını görme yetisi o kadar körelir. Çünkü etrafında onu sorgulayacak hiçbir mekanizma kalmaz.
Dünyanın Polgar gibi figürlere ihtiyacı olduğu doğru ama yanlış bir umutla değil. Tarihte defalarca “siyaset üstü” isimler sahneye çıkarıldı, teknokrat başbakanlar, tarafsız cumhurbaşkanları, hepsi göreve saf bir meşruiyetle başladı ve zamanla sıradan siyasetin içine çekildi. Çünkü yönetmek zaten seçim yapmaktır, kimin lehine kimin aleyhine olacağına karar vermektir, tarafsız kalmanın sürdürülebilir bir yolu yoktur. Polgar’ın bunu sezip reddetmiş olması ihtimali bile başlı başına bir liyakat göstergesidir. Çünkü kendini tanımanın bir boyutu da, hangi oyunun kurallarının kendi doğasına aykırı olduğunu bilmektir.
Geriye şu kalıyor: liyakat, bir iç muhasebe alışkanlığıdır. Ortega’nın onlarca yılı bunu kaybettiğinin kanıtıdır, Polgar’ın tek cümlesi bunu koruduğunun. Bir toplum, iktidarını bırakamayanları alkışlamaktan vazgeçip iktidarı reddedebilenleri örnek almaya başladığında, belki liyakat gerçek anlamına kavuşur. O güne kadar hepimiz, kendi küçük muhtarlıklarımızda aynı hatayı tekrarlamaya devam edeceğiz.