PARETO İLKESİ

Hayatı anlamaya çalışırken, çoğu zaman karmaşık olanı sadeleştirme eğilimindeyiz. Çünkü insan zihni, binlerce değişkeni tek tek takip etmek yerine tekrar eden örüntüleri yakalamayı sever. Bundan yaklaşık bir asır önce İtalyan iktisatçı Vilfredo Pareto’nun yaptığı bir gözlem, yalnızca ekonomi literatüründe kalmadı. Zamanla yönetimden eğitime, psikolojiden gündelik yaşama kadar uzanan geniş bir etki alanı oluşturdu.

Pareto’nun dikkat çektiği temel düşünce basitti: Sonuçların büyük bir kısmı, nedenlerin küçük bir bölümünden doğuyordu. Zamanla bu gözlem “80/20 İlkesi” adıyla anılmaya başladı. Elbette bu oran, matematiksel bir yasa değildir. Her olayda tam olarak seksen ve yirmi rakamlarını aramak da doğru olmaz. Asıl mesele, hayatın birçok alanında etkilerin eşit dağılmaması, bazı küçük unsurların beklenenden çok daha büyük sonuçlar doğurabilmesidir.

İlginç olan ise Pareto’nun bugün yalnızca ekonomiyi değil, gündelik hayatımızı da açıklamak için başvurduğumuz bir merceğe dönüşmüş olmasıdır.

Bir dili düşünelim.

Türkçenin söz varlığı yüz binlerce kelimeyi kapsayabilir. Buna rağmen günlük hayatımızı sürdürürken, düşüncelerimizi ifade ederken ve ilişkilerimizi kurarken bunların yalnızca küçük bir bölümünü kullanırız. Hatta çoğu insanın gün boyunca kurduğu cümleler, birkaç bin kelimenin etrafında döner. Dil sürekli büyür; sözlükler kalınlaşır. Ama gündelik iletişim aynı hızla genişlemez. Pareto’nun mantığı burada da sessizce işler.

Benzer bir tablo gardırobumuzda da karşımıza çıkar.

Çoğumuz dolabımızdaki kıyafetlerin küçük bir bölümünü sürekli giyeriz. Geri kalanlar ise “bir gün lazım olur”, “özel bir davette giyerim” ya da “çok beğenerek almıştım” düşüncesiyle yıllarca askıda bekler. Sonra bir sabah dolabın karşısına geçer ve neredeyse hepimiz aynı cümleyi kurarız:

“Hiçbir şeyim yok ama dolap dolu.”

Aslında eksik olan kıyafet değil, kullandığımız seçimlerdir.

Toplumsal ölçekte de benzer örüntüler görülür. Sağlık sistemlerinde harcamaların önemli bir bölümü, düzenli tedavi görmek zorunda olan kronik hastalara ayrılır. Hasta sayıları daha az olabilir ancak ihtiyaçlarının sürekliliği, kaynak kullanımını büyük ölçüde belirler. Pareto’nun anlattığı şey tam da budur: Sayıca küçük görünen bazı unsurlar, etkileri bakımından sistemin merkezine yerleşebilir.

Yeni bir telefon alırken kararımızı çoğu zaman markası, modeli, rengi ya da tasarımı etkiler. Oysa cihazı satın aldıktan birkaç hafta sonra bunların büyük bölümü gündemimizden çıkar. Gün içinde kullandığımız şey: arama yapmak, mesajlaşmak, fotoğraf çekmek, internette dolaşmak ve birkaç uygulamayı açmaktan ibarettir. Yani telefonun bize gerçek değerini sağlayan bölüm, satın alma kararını verirken en az konuştuğumuz bölümdür.

Üstelik burada psikolojinin sessiz ortaklarından biri devreye girer: “hedonik adaptasyon”. Sahip olduğumuz temel işlevlere çok hızlı alışırız. Bir süre sonra onları ayrıcalık olarak değil de zaten olması gereken standartlar olarak görmeye başlarız. Böylece telefonun gerçekten hayatımızı kolaylaştıran yönü görünmez hale gelir. Dikkatimizi ise logoya, renge ya da bir sonraki modele çeviririz.

Bütün bu örnekler Pareto’nun haklı olduğu yeri gösteriyor: çoğu sosyal sistemde ağırlık merkezi eşit dağılmıyor, küçük bir çekirdek orantısız bir taşıma yükü üstleniyor. Ama sosyolojik bakış burada durmamalı, çünkü ilkenin kendisi bir tuzak da taşıyor.

Modern dünyada Pareto, çoğu zaman verimlilik sloganına dönüştürülüyor. Daha az çalış, daha çok kazan. En önemli işlere odaklan. Geri kalanları ele. İlk bakışta son derece makul görünen bu yaklaşım, insan hayatının her alanına uygulandığında aynı başarıyı göstermeyebilir.

“Önemsiz seksen” etiketi kolayca bir ihmal gerekçesine dönüşebiliyor. Bir kurum, bir yerel yönetim, bir şirket “kaynaklarımızı en çok fayda sağlayan yirmi’ye yönlendiriyoruz” dediğinde, bu çoğu zaman görünmez olan, sesini az duyuran, istatistiksel olarak “verimsiz” görünen kesimin sistematik biçimde terk edilmesi anlamına geliyor. Engelli erişimi, azınlık dilleri, seyrek nüfuslu bölgelerin altyapısı, tam olarak bu mantıkla ihmal ediliyor.

İlke ayrıca zaman boyutunu göz ardı ediyor. Bugünün yirmi’si yarının seksen’i olabiliyor ya da tam tersi. Bir siyasi hareketin çekirdek kadrosu bugün küçük, ama on yıl sonra o çekirdeğin fikirleri toplumun geneline yayılmış olabiliyor. Statik bir fotoğraf üzerinden yapılan “önemli azınlık” tespiti, o azınlığın zamanla nasıl büyüyüp küçüleceğini hesaba katmıyor.

Hayat bazen yüzde yirmilik sonucu alkışlar ama o sonucu hazırlayan yüzde sekseni sessizce unutur. Bir keman virtüözünün sahnedeki on dakikası alkışlanır. Fakat o on dakikanın arkasında yıllarca tekrar edilen etütler vardır. Bir cerrahın birkaç saat süren başarılı ameliyatının arkasında binlerce saatlik eğitimi, tecrübesi vardır. Bir yazarın birkaç sayfalık etkileyici metni, çöpe atılmış yüzlerce sayfanın ardından gelebilir.

Benim için Pareto İlkesinin en değerli tarafı, hangi yüzde yirminin gerçekten belirleyici olduğunu sürekli yeniden sordurmasındadır. Çünkü aynı insan, hayatının farklı dönemlerinde bambaşka bir “önemli yüzde yirmi” ile yaşar. Üniversite yıllarında dostluklar merkezdeyken, ebeveyn olduğunda çocukları, ilerleyen yaşlarda ise sağlığı en değerli pay haline gelebilir.

Yazının girişinde ilk örnek olarak “dil”i verdim. Sözlükteki kelimelerin %20’sini bilmek günlük konuşmanın %80’ini karşılar, doğru. Ama edebi, şiirsel, “rafine” bir Türkçe için durum tam tersine döner. O kalan %5-10’luk kelime dağarcığı (nadir sıfatlar, eskimiş ama isabetli tabirler, bir cümleye tam oturan o tek kelime) işte edebi değerin asıl taşıyıcısı. Yani aynı alanda (dil), amaca göre eğri tersine dönüyor: iletişim için sıklık önemliyken, üslup için nadirlik önemli hale geliyor. Geçtiğimiz haftalarda Osmanlı döneminde geçen bir öykü yazmaya başladım. %80’nin ne kadar kıymetli olduğunu anladım 🙂

Pareto İlkesine bir reçeteden ziyade bir büyüteç gibi bakmak gerekiyor. Büyüteç, bize önemli ayrıntıları gösterir fakat manzaranın tamamını hiçbir zaman anlatmaz. Hayat, kimi zaman gerçekten küçük nedenlerin büyük sonuçlar doğurduğu bir yerdir. Ama bazen de o küçük nedeni mümkün kılan şey, yıllarca biriken görünmez emektir. Pareto bize, en azından bana önemli olanı aramayı öğretiyor, geriye kalanların önemsiz olduğunu değil…

Yorum bırakın