5 Ağustos’ta Meclis’e bir yasa geldi. Adı güzel: “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun.” Medya organları ona daha yalın bir isim taktı: “çerçeve yasa”. Aklı başında halk için bunun adı: “PKK’yı affetme yasası”. Bana göre ise “şerçeve yasa”. Zira baştan aşağı kötülük içeriyor.
On yedi buçuk saatlik komisyon mesaisinin ardından kabul edildi, Pazartesi Genel Kurul’a gidiyor. AKP, MHP, DEM Parti, HÜDA PAR imza attı. Yeni Parti imza atmadı ama komisyonda evet oyu verdi. İYİ Parti karşı çıktı. Yeniden Refah referandum istedi.
Bir ulusun kırk yıllık bir yarasını kapatma iddiasındaki bir metin bu. Ama ben bu yazıda yasanın maddelerini tek tek didiklemeyeceğim. Beni asıl ilgilendiren, bu yasanın arkasında duran bir zihniyet: hafızasız bir devletin, hesap vermeden barış kurma girişimi.
Bir ülkenin siyasi hafızası varsa, aynı cümleyi iki kere aynı tonla söyleyemez. Ama bizim siyasetimiz bunu yapabiliyor, hem de yüzü kızarmadan.
2009’da “açılım” vardı. Herkes “artık bu kan dursun” dedi. Sonra süreç çöktü, devlet resmi ağzından “meğer şehirlerde silahlanmışlar” dedi, aynı “kan dursun” diyenler bu sefer “devlet haklıydı” demeye başladı. Aradan on beş yıl geçti, şimdi aynı sahne, aynı repliklerle, aynı oyuncularla sahneleniyor. “Artık bu kan dursun.” Sanki hiç denenmemiş gibi. Sanki daha önce bu cümleyi söyleyip sonra tam tersini söyleyenler bugün hafızasını kaybetmiş gibi konuşuyor.
Bir zamanlar sürekli gündemi meşgul eden bir tip vardı: Süleyman Soylu. Ne kadar illegal yapı varsa kendisiyle mutlaka bir fotoğraf karesinde bir araya gelmişti. İşte bu kerameti kendinden menkul adam şöyle bir açıklama yapmıştı: “150 PKK’lı kaldı, ayakkabı numaralarına kadar biliyoruz.” Bir devlet bakanı, milyonlarca insanın gözünün içine baka baka bunu söyledi. Bugün geriye dönüp bakınca soruyoruz: o zaman 150 kişiyse, bugün bu denli kapsamlı, on iki maddelik, cezaları on yıla kadar erteleyen bir yasaya niye ihtiyaç var? Ya o zaman yalan söylendi ya da bugün abartılıyor. İkisi de aynı anda doğru olamaz. Ama ikisi de aynı ağızdan, aynı ittifaktan çıktı. Bir toplum bunu sorgulamazsa, siyasetçiler her seferinde hafızasız bir halka konuşurmuş gibi rahat davranmaya devam eder.
Aynı tutarsızlık başka bir cepheden de geliyor. 2019’da bir AKP’li aday, “evine su parasını getiren tahsildarın militan olduğunu düşünün” diyebiliyordu, sıradan bir belediye işçisini bile potansiyel terörist ilan edecek kadar ileri gidiyordu. 2023’te Cumhurbaşkanı, muhalefet liderinin kampanya videosuna PKK’lı bir ismi montajla ekletip milyonlara izlettirdi, sonra bunun montaj olduğunu kendi ağzıyla itiraf etti. Bu iki örnek aslında bir yöntemdi: rakibi “teröristle işbirlikçi” ilan ederek hedef göstermek. Şimdi aynı dil, aynı aktörler, PKK ile doğrudan müzakere masasına oturuyor. Dün “PKK’lı” diye damgaladığın adamı bugün gölgede pazarlık masasına çağırıyorsun. Bu, ilkesel bir dönüşüm müdür yoksa sadece taktik bir rota değişikliği midir? Toplum bu soruyu sormadan bu süreci “barış” diye alkışlarsa, gelecekte aynı kart yeniden oynanacaktır.
Yasanın 10. maddesi bana kalırsa en çok konuşulması gereken kısmı. Orada deniyor ki: bu kanun kapsamında görev alanlar, bu görevleri nedeniyle hukuki, idari veya cezai sorumluluk altına girmeyecek.
Bunu felsefi bir soruya çevirelim: bir karar, sonuçlarının hesabını vermeden meşru olabilir mi?
Siyasi erk, tarih boyunca ağır kararlar almak zorunda kalmıştır. Savaş ilan etmek, af çıkarmak, sınır çizmek. Bunların hiçbiri kolay değildir, hiçbiri risksiz değildir. Ama bir toplumu ayakta tutan şey, o kararı alanın “bu bedeli ben de üstleniyorum” diyebilme cesaretidir. Bir kaptan fırtınada rotayı değiştirdiğinde, o rotanın sonucundan da sorumludur. Eğer kaptan önceden “bu rotayı değiştirirsem gemi batarsa beni suçlamayın” diye bir sözleşme imzalatıyorsa, orada kaptanlıktan değil, sigortadan söz ediyoruzdur. 10. madde tam olarak bu sigortayı işaret ediyor. Bu bir itiraftır aslında. “Biz bu kararın doğru olduğundan o kadar da emin değiliz ki ileride hesap sorulmasın istiyoruz” cümlesinin resmi diline çevrilmiş hali. Bir siyasi karar arkasında durulacaksa, o kararı verenler de “eğer yanılmışsak, tarih bizi yargılasın” demeye hazır olmalı. Sorumluluktan bu denli kaçan bir irade, aslında kendi kararına da tam güvenmiyor demektir.
Burada ikinci bir soru daha var: madem bu kadar kalıcı, kırk yıllık bir meseleyi çözüyorsunuz, neden referandum yapmıyorsunuz?
Bu sorunun teknik bir cevabı var, bir de daha derin bir cevabı.
Teknik cevap şu: güvenlik ve af meseleleri genelde parlamento çoğunluğuyla çözülür çünkü teknik detayları (kim af kapsamına girer, hangi suç girmez) bir evet-hayır oylamasına indirgemek zordur. Dünyada bu tür süreçlerin referandumla değil meclis kararıyla yürütüldüğü örnekler var.
Ama derin cevap daha rahatsız edici: temsili demokrasi, temsil ettiği halkın nabzını yoklamaktan kaçınmaya başladığında onun adı “vesayet” olur. Eğer siyasi seçkinler “biz karar veririz, siz sonucuna katlanırsınız” diyorsa, orada demokrasinin sadece kabuğu kalmış demektir. Şehit ailelerine, gazilere, bu sürecin en ağır bedelini ödemiş insanlara “sizce bu affedilsin mi affedilmesin mi” diye sormamak, onları bir kez daha, bu sefer sessizce, sürecin dışına itmektir.
İsmini “yeni” yapan bir partinin bu sürece destek vermesi ise ayrı bir garabet. Bir parti, bir yasayı “özensiz, kötü hazırlanmış” diye eleştirebilir, sonra da “ama biz bu sürecin bozulmasını istemiyoruz” diyerek evet oyu verebilir. Bu tutum kendi içinde tutarlı görünebilir hatta olgun bir siyaset gibi de sunulabilir: “milli meselede ayrık otu olmayalım.” Ama burada ödenen bedel de var. Eleştiri, sonuç üzerinde bir karşılık üretmiyorsa, sadece bir tutanağa geçirilmiş vicdan rahatlatma pratiğine dönüşür. Bir muhalefet partisi, iktidarın en hassas, en riskli kararında “eleştiriyorum ama sonunda seninle aynı düğmeye basıyorum” diyorsa, o zaman muhalefetin işlevi eleştiri üretmek değil, meşruiyet üretmek haline gelir. Neredeyse bütün belediye başkanların tek tek içeri atılmış, yetinmemiş parti içinde yapılan genel başkanlık seçimini kazandığın halde geçersiz sayılmış, eski başkan tekrar göreve gelmiş, bunun üzerine partiden ayrılıp “yeni” parti kurmuşsun, senelerden beri Meclis’e sunduğun en basit örnergeler bile iktidar tarafından reddedilmiş, bunların hepsini yok sayıp bir de “şehit ve gazi ailelerimizin yüzüne bakarken utanmayacağız” diye beylik laflar ettikten sonra da tutup şu ihanet belgesini onaylayacaksın. Vallahi bravo! Şimdi pişkin pişkin “biz yeniyiz”, “halkın menfaatini düşünüyoruz” diye halkın karşısına çıkın, kim itibar edecekse artık.
İktidarından muhalefetine kadar berbat bir siyasi çemberin içine hapsolmuşuz. Akıl yok, öngörü yok, halkın sorunlarını çözmeyi geçtim halkı gören yok, hesap yok, kitap yok, isimler farklı, yöntemler aynı, sonuç aynı… Ülkede “zeka” ve “ülkesine bağlılık” ölçümü yapılsa en düşük oran Meclis’te çıkar ama ne yazık ki bizleri yöneten, geleceğimizi belirleyenler de aynı güruh oluyor.

Goethe demiş ya: “Dünya hassas kalpler için bir cehennemdir” diye, kurallara uyan, suça iştirak etmeyen, vergisini veren, çocuklarını düzgünce yetiştirmeye çalışan ve önemlisi gerçekten “vicdan” sahibi insanlar için bu topraklarda yaşamak bir cehennem…