Yaydan çıkan ok geri dönmez. Bu gerçeklik, Türkçenin en eski sezgilerinden biri ve dil üzerine söylenmiş en sert cümlelerden birine kaynaklık eder: “Ağızdan çıkan söz, yaydan fırlayan ok gibidir.” Yunus Emre aynı kaygıyı bir adım daha öteye taşır: “Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı.” Sözün hem barışı kurabileceğini hem de baş kesebileceğini söyler. İkisinin de öğüdü aynıdır: “Konuşmadan önce durup düşün. Söyleyeceklerini tart. Çünkü konuştuktan sonra geriye dönüşün biraz sancılı olabilir.”

Bu geleneğin içinde birbirine yakın akraba iki kalıp daha vardır: “Teşbihte hata olmaz” ve “Zırva tevil götürmez.”
“Teşbihte hata olmaz” sözü genelde: “Benzetme yaptım, tam olarak karşılık gelmiyorsa da sen vermek istediğim mesaja odaklan” biçiminde kullanılıyor. Türk Dil Kurumu da bu anlam üzerinden açıklıyor ifadeyi. Oysa Türkçenin “söz” konusundaki genel tavrı bu kadar gevşek değil. Bu kadar titiz bir dil geleneği, söz konusu “benzetme” olunca neden birdenbire hoşgörü abidesine dönüşsün? Daha tutarlı okuma şu olabilir: Benzetme yapacaksan isabetli yap. Konuyla ilgisiz, ölçüsüz veya gelişigüzel bir benzetmenin kusuru, “Zaten teşbihti” denilerek örtülemez. Bu, sözün başlangıcında duran bir talep, daha doğrusu, sözün üretim aşamasındaki disipline etme çabasıdır.
“Zırva tevil götürmez” ise aynı disiplinin çıkış kapısında durur. Söylediğin şey baştan saçmaysa, sonradan ona bir anlam yükleyerek, bir niyet icat ederek, üç paragraf açıklama yazarak kurtaramazsın. Biri girişte “Dikkatli söyle” der, öteki çıkışta “Söyledikten sonra kaçamazsın” der.
Bu yoğun söz disiplininin karşısında modern insanın, özellikle de kamusal alanda konuşan insanın en sevdiği cümlelerden biri çıkıyor karşımıza: “Yanlış anlaşıldım.”
İlk bakışta son derece masum bir cümle gibi duruyor. Hatta mağduriyet taşıdığı için sempatik bile görünebilir. Fakat biraz eşeleyince alt metinde bir suçlama çıkar: “Ben gayet açık konuştum; sen, siz ya da onlar yanlış anladı.”
Böylece cümlenin öznesi ortadan kaybolur, sorumluluk dinleyene geçer.
“Yanlış anlaşıldım” diyen kişi aslında “Benim söylediğimde bir problem yoktu. Sizin anlamanızda bir problem vardı” demenin daha zarif bir yolunu bulmuştur. Peki neden “Yanlış anlaşıldım” cümlesini kuran kalabalıklar görüyoruz da “Kendimi doğru ifade edemedim” diyen azınlığa denk gelmekte zorlanıyoruz?
Üstelik bu yalnızca Türkçeye veya Türk kamusal kültürüne özgü bir marifet değildir. İngilizce de aynı kaçışı çoktan keşfetmiş hatta ona neredeyse birebir bir kalıp bulmuştur: “I was misunderstood.” Türkçedeki “Yanlış anlaşıldım” ile aynı gramatik iskeleti taşır, aynı kısalığı, aynı doğallığı. Ve ilginç olan şu, İngilizcenin bu cümlenin tam karşısına koyacağı bir başka cümlesi de var, üstelik aynı uzunlukta, aynı yapıda: “I wasn’t clear.” Tek kelime değişir, “misunderstood” yerine “unclear” gelir ama sorumluluğun yönü baştan aşağı tersine döner. Birincisinde kusur dinleyendedir, “Ben gayet açık konuştum, siz anlamadınız.” İkincisinde kusur konuşandadır, “Anlaşılmadıysam, yeterince açık olmadığım içindir.” Aynı olay, aynı sonuç, iki ayrı fail iddiası. Dil burada neredeyse bir cambazlık yapar, tek kelimelik bir değişiklik bütün bir hesap verme yükünü bir taraftan öbürüne devreder.
Ama burada bir katman daha var çünkü kusuru üstlenen dil bile her zaman dürüst değildir. Türkçede bunu net gösteren iki kalıp vardır: “Anlıyor musun” ve “Anlatabiliyor muyum.”
“Anlıyor musun” doğası gereği üstenci bir bakış taşır çünkü karşındakinin kapasitesini sorgular. İstisnaları vardır elbette. Bir öğretmenin öğrencisine “anladın mı” diye sorması farklıdır çünkü aralarındaki asimetri zaten baştan kabul edilmiştir. Soru, görevin bir parçasıdır. Ama aynı soru bir eş, bir sevgili ya da bir arkadaş için sorulduğunda, ilişkinin eşitliğine örtük bir müdahale olur. “Ben gayet açık anlattım, anlamadıysan eksik olan sende” der.
“Anlatabiliyor muyum” ise tam tersi bir izlenim verir. Sanki konuşmacı kendi ifadesini sorguluyormuş, tevazu gösteriyormuş gibi görünür. Ama sıklıkla tekrarlandığında bu kalıp da başka bir şeye dönüşür. Artık mesele karşındakinin gerçekten anlayıp anlamadığı değildir. Mesele karşındakinin onay verip vermediğidir. “Anlatabiliyor muyum” bazen “Bana katılıyor musun” sorusunun daha kibar bir versiyonudur.
Demek ki kendini suçlar gibi görünen dil de bir baskı aracına dönüşebilir. Asıl mesele hangi kelimenin seçildiği değildir, o kelimenin arkasında ne beklendiğidir. “I wasn’t clear” gerçekten bir özeleştiriyse değerlidir ama bir onay talebinin kılığıysa “Yanlış anlaşıldım”dan farksızdır.
İngilizcede “Anlatabildim mi” nin doğal, gündelik bir karşılığı yoktur. “I wasn’t clear” vardır ama o bir soru değil, bir itiraftır, olay bittikten sonra söylenir. Buna karşılık “Anladın mı/Anlıyor musun” yani “Do you understand” gündelik İngilizce konuşmada son derece yaygındır. Bu asimetri, Batı düşüncesinin uzun süredir taşıdığı bireyci mirasla ilişkili olabilir. Özerk, kendi kendine yeten, ifadesinden emin özne fikri Batı felsefesinin merkezi kalıplarından biridir. Tabii ki bu, tek tip, homojen bir tutum olarak okunamaz. Her Batılı toplum ya da her konuşan aynı refleksi taşımaz. Ama bir dilde, konuşanın kendi anlatımını sorgulayan bir kalıp neredeyse yokken, dinleyenin kavrayışını sorgulayan kalıbın bu kadar baskın olması bana dikkat çekici geliyor. (“Do you understand me” zamanla “anlam genişlemesi”ne uğrayıp farklı durumlar için de kullanılması bu konunun dışındadır)
Söz gerçekten bir ok ise, onu fırlatmadan önce nişan almak gerekir. Nişanı kötü aldıysan, okun hedefi ıskalamasının sebebi hedef değildir…