Bir zamanlar doktor olmak, çok şey bilmek demekti. İnsan bedenini bilmek. Hastalıkları bilmek. İlaçları, belirtileri, teşhis yöntemlerini, binlerce farklı ihtimali bilmek. Bir hastanın karşısında oturan doktorun en büyük sermayesi, yıllar boyunca zihninde biriktirdiği bu bilgi hazinesiydi. Tıp eğitiminin uzunluğu da biraz bundan kaynaklanıyordu, insan vücudu karmaşıktı ve onu anlamak için insanın yıllarını vermesi gerekiyordu.

Şimdi ise doktorluğun en eski sermayesi el değiştiriyor. Yapay zeka, milyonlarca sayfalık tıbbi bilgiyi birkaç saniye içinde tarayabiliyor. İnsan hafızasının sınırlarını aşan sayıda vakayı karşılaştırabiliyor. Nadir hastalıkları akla getirebiliyor, ilaç etkileşimlerini kontrol edebiliyor, görüntüleri değerlendirebiliyor. Geçtiğimiz hafta internet bağlantısının olmadığı ortamda yapay zeka modellerinin TUS gibi son derece zor bir uzmanlık sınavında neredeyse kusursuza yakın başarı kaydettiği haberi paylaşıldı. İlk bakışta bu bir teknoloji haberi gibi görünüyor. Ama üzerine biraz düşününce fark ediyorsun ki bu, tıbbın kendisiyle ilgili çok daha eski bir soruyu yeniden açıyor: doktoru doktor yapan şey nedir, bildikleri mi yoksa yaptığı şey mi?
Bu soru önümüzdeki yıllarda tıp dünyasının bence en önemli sorusu olacak. Çünkü insanlık ilk defa kendisinden daha fazla tıbbi bilgiye sahip bir araçla karşı karşıya kalıyor.
Burada şöyle bir itiraz gelir: yapay zeka ne kadar başarılı olursa olsun doktorun yerini tutamaz çünkü doktorluk yalnızca bilgi değildir. Doğru. Ama bu cümleyi biraz açmak gerekir çünkü yıllardır doktorluğun insani tarafını anlatırken kullandığımız “empati,” “tecrübe,” “sezgi” gibi kelimeler tek başına bizi geleceğe hazırlamayabilir.
Bir doktorun hastasının gözlerine bakıp onun korktuğunu anlaması önemli. Bir kanser teşhisini hangi cümleyle ve ne zaman açıklayacağını bilmesi önemli. Aynı laboratuvar sonuçlarına sahip iki insanın aslında birbirinden çok farklı hayatlar yaşadığını fark etmesi önemli. Fakat bunların yanında daha ağır bir şey var: sorumluluk. Geleceğin doktorunu yapay zekadan ayıracak en önemli fark “bilgi”den ziyade son kararın “sorumluluğu”nu taşıması olacak. Çünkü yapay zeka bir gün “bu hastaya ameliyat öneriyorum” diyebilir, robot ameliyatı kusursuza yakın bir hassasiyetle gerçekleştirebilir. Ama işler ters gittiğinde karşımızda “insan” görmek isteriz.
Belki geleceğin tıbbında doktor, ameliyatı bizzat yapan kişi olmaktan giderek uzaklaşacak ama yapılan her şeyin nihai sorumluluğunu üstlenen kişi olmaya devam edecek. İnsanların robot cerrahiye karşı bugünkü mesafesi de biraz buradan kaynaklanıyor olabilir. Bir robotun elinin insan elinden daha az titremesi, daha hassas hareket etmesi ya da binlerce ameliyatın verisini analiz etmiş olması bizi teorik olarak rahatlatabilir. Ama ameliyat masasına uzandığımızda içimizde başka bir soru belirir: içeride bir insan var mı? Çünkü sağlıkta güven yalnızca başarı oranlarından oluşmaz. İnsan hata ihtimali karşısında yalnızca teknik bir güvence değil, kendisiyle birlikte sorumluluk taşıyan başka bir insan arar.
Gene geçtiğimiz hafta açıklanan üniversite sınav sonuçlarında çarpıcı bir durum ortaya çıktı. Üniversiteye giriş sınavlarında en başarılı öğrencilerin çok büyük bir bölümü tıp fakültelerini tercih etmiş. İlk bakışta şaşırtıcı değil çünkü doktorluk toplumun en itibarlı mesleklerinden biri. İş güvencesi sağlıyor, dünyanın hemen her yerinde ihtiyaç duyuluyor. İnsanlar yaşlanır, hastalanır, ameliyat geçirir, sağlık hizmetine duyulan ihtiyaç ortadan kalkmaz.
Fakat burada ilginç bir çelişki var. Bir taraftan doktorların yapay zeka tarafından dönüştürüleceğini konuşuyoruz, bazı görevlerinin makineler tarafından daha iyi yapılabileceğini söylüyoruz. Diğer taraftan ülkenin en başarılı gençleri hala büyük bir iştahla doktor olmak istiyor. Belki bu tıbbın gücünü gösteriyor. Belki de başka bir şeyi. Belki gençler meslek seçerken artık yalnızca neyi sevdiklerine bakmıyorlar, belirsizlik çağında ayaklarının altında en sağlam zemini arıyorlar. Mühendislikte hangi teknolojinin on yıl sonra geçerli olacağını kestirmek zor, temel bilimlerde parlak bir akademik kariyerin sonunda bile ekonomik bir belirsizlik var. Ama doktorluk hala şu duyguyu veriyor: ne olursa olsun doktorlara ihtiyaç olacak.
Dikkat çeken başka bir durum ise şu: Bu sene tıp fakültelerine ayrılan kontenjan 19.000’lere yaklaşmış… Tek başına ülkenin en yüksek kontenjanlı programı, mühendislik fakültelerinin toplamından bile büyük. Yani bu tesadüfi bir yığılma değil. YÖK’ün kendi ifadesiyle istihdam planlaması ve iş gücü ihtiyacı gözetilerek yapılan bilinçli bir tercih. Devlet de gençlerle aynı sezgiyi paylaşıyor, tıp piyasa mantığıyla küçülmeyecek kadar zorunlu bir alan.
Ama madalyonun öbür yüzü var. Mühendislik, fizik, kimya gibi bölümlerde koltuk boş kalmıyor, doluluk oranı %98’in üzerinde. Yani mesele boş sandalye değil, sandalyeye kimin oturduğu. Sınav sistemi aslında ülke çapında bir sıralama makinesi, en yüksek puanlı yirmi beş bin öğrencinin yirmi bini tıbba giderse, mühendislik ve fizik koltuklarını ikinci, üçüncü sıradaki zekalar dolduruyor demektir. Literatürde bunun bir adı var, “yetenek tahsisi”. Bir ülkenin en parlak zekaları arzı korunaklı, rekabetten izole, prestijli alanlara yığılırsa, o ülkenin uzun vadeli üretkenliğini belirleyen alanlar, mühendislik, temel bilimler, girişimcilik, ikinci sıradaki zekalarla yürütülmek zorunda kalır. Belki aralarında olağanüstü bir fizikçi olacak çocuk var, belki büyük bir matematikçi, belki yeni bir enerji teknolojisinin temelini atacak bir mühendis. Belirsizlik arttıkça toplumlar yeteneklerin özgürlüğünden çok mesleklerin güvenliğine yatırım yapmaya başlıyor. Doktorluk bu yüzden yalnızca bir meslek tercihi değil, bir toplumun geleceğe dair korkularının da aynası. Hem de tıbbın kendi değerinden bağımsız bir bedeli var bu tercihin.
Madem bu kadar “tıp” dedim, son dönemlerin en popüler uygulamalarından birine de değinmeden geçmeyeyim. “Zayıflama iğneleri”…
Tıbbın en tehlikeli dönüşümlerinden biri, hastalıkla mücadele etmekten insanı yeniden biçimlendirmeye doğru kayması. Burada yanlış anlaşılmaması gereken bir şey var, obezite ciddi bir sağlık sorunu, bazı hastalar için kilo kontrolü yalnızca estetik bir mesele değil, kalp damar hastalıkları, diyabet, uyku apnesiyle ilişkili olabiliyor. Bu yüzden modern tıbbın kilo vermeye yardımcı etkili ilaçlar geliştirmesi önemli bir başarı. Sorun ilacın varlığı değil. Sorun, başarılı olan her tıbbi müdahalenin çok kısa sürede yeni bir pazar haline gelme ihtimali.
Bir tedavi geliştirilir. Sonra tedavinin sınırları genişler. Önce gerçekten ihtiyacı olan hastalar kullanır, ardından biraz daha az ihtiyacı olanlar, sonra “zararı olmaz” denilenler. Daha sonra mesele hastalıktan tamamen koparak arzuya dönüşebilir. Üç kilo, beş kilo, yaza daha ince girmek, bir düğünde daha iyi görünmek. İşte tıbbın çok dikkatli olması gereken yer burası çünkü modern insan artık yalnızca hasta olmak istemiyor, kusurlu da olmak istemiyor. Piyasa, insanın bu arzusunu tıbbın diliyle buluşturduğunda ortaya çok güçlü bir ekonomi çıkıyor.
Geçmişte bir insan doktora çoğunlukla hastalandığında giderdi. Şimdi hastalanmadan önce de gidiyor. Yaşlanmamak için, kilo almamak için, daha genç görünmek için, daha uzun yaşamak için. Bunların her biri tek başına anlaşılabilir talepler. İnsan neden daha sağlıklı ve daha güçlü bir hayat istemesin? Fakat bütün bu talepler bir araya geldiğinde tıbbın sınırlarını değiştiren bir soru ortaya çıkıyor: Tıp bizi hastalıktan mı kurtarıyor yoksa bizi ideal bir insana dönüştürmeye mi çalışıyor?
Görünen köy kılavuz istemez, önümüzdeki yıllarda doktorların karşısına eskisinden çok daha az “hasta” ve çok daha fazla “optimize olmak isteyen insan” çıkacak. Kolesterolü normal olabilir ama daha düşük olmasını isteyebilir. Kilosu normal olabilir ama biraz daha zayıf olmak isteyebilir. Yaşı elli olabilir ama kırk gibi görünmek isteyebilir. Teknoloji geliştikçe doktorların karşısındaki en zor soru şu olacak: Yapabildiğimiz her şeyi yapmalı mıyız?
Tıbbın önünde aynı anda üç büyük güç yükseliyor. Birincisi yapay zeka, bilgiyi insan zihninin sınırlarından kurtarıyor. İkincisi robotik teknoloji, insan elinin fiziksel sınırlarını aşmaya hazırlanıyor. Üçüncüsü piyasa ve tüketim kültürü, tıbbi imkanları hastalıkların tedavisinden çıkarıp insan arzularının hizmetine sunmaya çalışıyor. Bu üçü bir araya geldiğinde doktorluğun geleceği bambaşka bir yere evrilebilir.
Yüz yıl sonra bir doktorun en büyük üstünlüğü hastalıkları ezbere bilmek olmayacak çünkü yapay zeka (artık nereye evrilmişse) bu konuda daha başarılı olacak. En hassas ameliyatı yapmak olmayacak çünkü robot daha iyi yapacak. En hızlı teşhisi koymak bile olmayacak çünkü yapay zeka saniyeler içinde binlerce ihtimali değerlendirecek. O zaman doktorun işi ne olacak?
Bütün teknolojik ilerlemelere rağmen hala birilerinin şu soruları sorması gerekecek: Bu, hasta için gerçekten gerekli mi? Bu müdahalenin bedeli ne? Yapabiliyoruz ama yapmalı mıyız? İyileştirmekle değiştirmek arasındaki sınır nerede? Ve en önemlisi, bütün bunların sorumluluğunu kim üstlenecek?
Belki doktorluk gelecekte ortadan kalkmayacak. Belki tam tersine, bilgi ve teknik beceri açısından bazı alanları makinelere devrettikçe doktorluk “tek” insani bir meslek haline gelecek. Doktor daha az teşhis koyan bir makine, daha az mekanik uygulayıcı olacak. Ama daha fazla karar veren, daha fazla açıklayan, daha fazla sorumluluk taşıyan ve teknolojinin insan üzerindeki gücüne sınır çizen kişi olacak.
Bu yüzden tıbbın geleceği yalnızca laboratuvarlarda, yazılım şirketlerinde veya ameliyathanelerde belirlenmeyecek. Tıbbın geleceği biraz da şu soruya verilecek cevapta saklı olacak: İnsan, kendisini iyileştirmek için geliştirdiği gücün bir gün kendisini yeniden tanımlamasına ne kadar izin verecek?