KİRPİ MESAFESİ

Arthur Schopenhauer, insan ilişkileri üzerine düşünürken tuhaf ama bir o kadar da isabetli bir hayvan seçer: kirpi. Hikayesi basittir. Soğuk bir kış günü birkaç kirpi, ısınmak için birbirlerine sokulurlar. Fakat birbirlerine yaklaştıkça dikenleri birbirlerine batar. Canları yanınca uzaklaşırlar. Uzaklaşınca bu defa soğukta üşümeye başlarlar. Yeniden yaklaşırlar, yeniden dikenler devreye girer. Bir süre böyle gidip geldikten sonra hem birbirlerinin sıcaklığından faydalanabilecekleri hem de dikenlerin canlarını fazla yakmayacağı bir mesafe bulurlar.

Schopenhauer’in anlattığı insanlık hali tam da budur: Birbirimize muhtacız ama birbirimize fazla yaklaşınca birbirimizi incitiyoruz. Schopenhauer buna hedgehog’s dilemma (kirpi ikilemi) demiş, ben “kirpi mesafesi” demeyi tercih ediyorum. Çünkü mesele yalnızca bir ikilem değil. Mesele, hayat boyunca ayarlamaya çalıştığımız bir mesafe. Ne kadar yaklaşmalı? Ne kadar uzak durmalı? Bir insanı ne kadar tanımalı? Kalbimizin kapısını ne kadar açmalı? Daha da önemlisi: Bir insana, onun bizi incitebileceği kadar yaklaşmak ne zaman güven, ne zaman saflıktır?

Dilimizde bu konuyla ilgili bir söz var: “Sırtımdan hançerledi.” Bu cümleyi her duyduğumda Schopenhauer’in kirpileri gelir aklıma. Çünkü bir insan sizi sırtınızdan hançerleyebiliyorsa, önce sırtınıza kadar yaklaşmıştır. Hançer uzaktan saplanmaz.

Bir yabancının hançerinden çok, yakınımızdakinin hançerinden korkarız. Çünkü yabancının elindeki bıçağı görürüz, yakınımızdakinin elindeki bıçağı ise çoğu zaman görmeyiz. Hatta görsek bile onun bize doğrulmayacağına inanırız.

Kirpi mesafesi, birbirimize dikenlerimizi batırmadan ne kadar yaklaşabileceğimizdir.

Hançer mesafesi ise, bir insanın bize zarar verebilecek kadar yakınımıza girmesine ne kadar izin verdiğimizdir.

Aradaki fark çok küçük görünür ama hayatın en büyük yaraları bazen o birkaç santimetrede açılır.

Türkçenin daha doğrusu Türk insanının bir tuhaflığı var: sokakta ilk defa gördüğümü insana akrabalık ismi ile hitap etmek…. Yaşça büyük bir erkek gördüğümüzde ona “abi” deriz, daha büyükse “amca” ya da “dayı”. Kadınsa abla ya da teyzedir. İstisnalar hariç hanımefendi ya da beyefendi kelimelerini çok sık duymayız çünkü bu kelimeler bize fazla mesafeli gelir. Oysa mesafeli olan zaten doğrudur çünkü o insanı daha tanımıyoruzdur bile. Bir kirpiye daha ilk gördüğümüz anda sarılmaya kalkışmak gibi bir şey bu. Adını bile bilmediğimiz birine abi/abla diyorsak ona aile içi bir yakınlık payesi veriyoruzdur, hem de hiçbir sınav vermeden. Kirpi mesafesini koruyamamamızın en gündelik hali de burada saklıdır aslında. Daha dikenlerin nerede olduğunu öğrenmeden, daha hançerin gelip gelmeyeceğini anlamadan, karşımızdaki insanı evimizin sofra sırasına oturtuyoruz. Sonra o insan bizi gerçekten hançerlediğinde şaşırıyoruz. Oysa asıl şaşırmamız gereken kendi hızımız. Çünkü hiç mesafe koymamış birinin hançerlenmesi, mesafe koyup da yaklaşılan birinin hançerlenmesinden daha az şaşırtıcı olmalıdır.

Tabii burada bir yanılgı var. İnsan birkaç kez hançerlendi diye herkesten uzaklaşırsa kendini korumuş olmaz, sadece kimsenin sıcaklığına erişemeyen bir kirpi olur. Ama bunu bilmek dikenleri küçültmeye yetmiyor. Çünkü dikeni büyüten şey akıl değil, hafızadır. İnsan “artık kimseye güvenmemeliyim” diye düşünmeden önce bile bedeni zaten kararını vermiştir, bir daha o kadar yaklaşan birini gördüğünde önce diken çıkar, sonra akıl yetişip “haklı mıyım” diye sorar.

Dikenlerini büyüten, uçlarını sivrilten insan “artık daha güçlüyüm” diyerek kendini kandırıyor. Oysa büyüyen şey güç değil sadece bir ön alma . Kimseye ihtiyacı olmadığını söyleyen insan çoğu zaman en çok ihtiyacı olandır.

Kirpi soğuktan korktuğu için dikenlenmiş değildir. Tam tersine, bir kere yaklaşıp canı yandığı için soğuğa razı olmuştur. Yani kirpiyi mesafeli sanırız ama kirpi aslında hayvanlar içinde sevilmeye en muhtaç olanıdır. Sadece bunu artık kimseden istemez çünkü istemenin bedelini bir kere ödemiştir. İnsan da böyle. En sert görünen, en çok “kimseye ihtiyacım yok” diyen insan, bir zamanlar en çok istemiş, en çok yaklaşmış, en çok da bunun bedelini ödemiş insandır. Sertliği bir karakter değil, bir kere ödenmiş bir faturadır.

Bir insan bir kere hançerlendiyse, bir daha aynı sıcaklığı hiç mi hissetmeyecek? Yoksa Schopenhauer’in kirpileri gibi hep aynı mesafede mi kalacak, ne o kadar üşüyecek ne de bir daha ısınacak kadar yaklaşacak?

Nihayetinde  hepimiz biraz kirpiyiz. Hepimizin dikenleri var.

Ne yazık ki hepimiz o dikenlerin altında, bir başkasının sıcaklığına muhtacız…

Yorum bırakın