KIRIK KALPLER SENDROMU

Kalbin kırılabileceğini bilmiyorduk. Çocukken öğrendiğimiz şey, kalbin göğsümüzün içinde atan bir et parçası olduğuydu. Kanı pompalıyor, bizi hayatta tutuyor, durduğu anda hayat da duruyordu. Kalbin vazifesi buydu. Sevmek, özlemek, korkmak, hasret çekmek, yas tutmak… Bunların kalple ne ilgisi vardı? Bunlar ruhun meseleleriydi. Kalp ise bütün bu hikayelerin arasında sessizce çalışan, mekanik bir memurdu sanki. Ta ki bir gün, hiç beklemediğimiz bir acının ardından göğsümüzün ortasında başlayan o tuhaf ağrıyı hissedene kadar.
Meğer kalp, ruhun başına gelenlerden habersiz değilmiş. İnsan yüzyıllardır “yüreğim yandı”, “kalbim parçalandı”, “yüreğim dayanmadı” derken yalnızca güzel bir mecaz kurmuyormuş. Tıp bugün buna Takotsubo kardiyomiyopatisi diyor: büyük bir duygusal ya da fiziksel stresin ardından kalbin geçici olarak işlevinin bozulduğu bir durum.

Japonya’da ahtapot avlamak için kullanılan dar boyunlu, geniş gövdeli bir kap vardır: takotsubo. Bir doktor, ani bir yas ya da şok sonrası bozulan kalplerin ekranda aldığı şekli görünce bu kabı hatırlamış olmalı. Çünkü kalbin ucu, tıpkı o kabın içine giren ahtapot gibi, kendi içine çöker ve şişer.

Halk arasında ise çok daha şiirsel bir adı var: Kırık kalpler sendromu… Bilimin bir hastalığa verdiği isimle insanlığın binlerce yıldır acıya verdiği isim, tuhaf bir yerde birbirine kavuşuyor: “Kalbim kırıldı”…
Düşünsenize. bir insanın ölümü kalbi etkileyebiliyor. Bir ayrılık. Ani bir korku. Büyük bir hayal kırıklığı. Bazen öyle bir haber ki, henüz zihnimiz ne olduğunu anlamadan bedenimiz anlamış oluyor. Akıl, olayın anlamını çözmeye çalışırken kalp çoktan cevap vermiş oluyor. Sanki bedenimizin içinde, bizden daha eski bir “uzman” var. Biz “üzüldüm” demeyi öğrenmeden önce o, “tehlikedeyim” diyebiliyor. Biz acımızı kelimelere dökemeden önce göğsümüz daralıyor.
İnsanı insan yapan şeylerden biri de bu çelişkidir: Kırılacağını bile bile bağlanmak. Her sevginin içinde bir kayıp ihtimali olduğunu bilmek ve yine de sevmek. Bir gün biteceğini bile bile başlamak. Bir çocuğu dünyaya getirirken onun bir gün büyüyüp gideceğini bilmek. Bir dost edinirken yolların bir gün ayrılabileceğini bilmek. Bir insana “kal” derken, hiçbir insanın aslında bizim kal dememizle kalamayacağını bilmek. Buna rağmen bağlanıyoruz. Çünkü insan, güvenli bir ilişki ile anlamlı bir ilişki arasında kaldığında çoğu zaman ikincisini seçiyor. Kalbin bütün riski de burada başlıyor.

Geçtiğimiz hafta Schopenhauer’ın insanın birbirine yaklaşma arzusuyla birbirine zarar verme ihtimalini kirpilerin hikayesiyle anlattığından bahsetmiştim. Soğukta birbirine sokulan kirpiler, yakınlaştıkça dikenleriyle birbirlerini yaralıyor, uzaklaştıkça üşüyorlardı. Sonunda birbirlerine ne fazla yakın ne fazla uzak, dayanabilecekleri bir mesafe buluyorlardı. İnsan ilişkilerinin trajedisi de budur. Bir başkasına yaklaşmak, onun dikenlerine de yaklaşmaktır. Sevmek, yalnızca onun sıcaklığını değil, bir gün canımızı yakabilecek taraflarını da kabul etmektir. İnsan kimi zaman başkasının dikeninden değil, kendi kalbinin o dikene ne kadar yaklaşmış olduğundan yaralanır.

Kırık kalpler sendromu bize yalnızca kalbin ne kadar hassas olduğunu değil, insanın ne kadar bütün bir varlık olduğunu da hatırlatır. Akıl başka bir odada, beden başka bir odada, duygular başka bir odada yaşamıyor. Hepimiz tek bir eviz. İçimizdeki odalardan birinde kopan fırtına, ötekilerin pencerelerini de titretiyor. Bir insanın yaşadığı büyük bir acıyı “kafanda büyütüyorsun” diye küçümsemek bu yüzden ne kadar anlamsız. Çünkü bazen kafada başlayan bir şey, göğüste gerçek bir ağrıya dönüşebilir. Bazen bir cümle, bir hatıra, bir ölüm haberi insanın fizyolojisini bile değiştirebilir.

Yine de bu hikayenin içinde küçük ama mühim bir teselli vardır: Kırık kalpler sendromu çoğu zaman geçicidir ve kalp yeniden toparlanabilir. İnsanın kendisi de biraz böyledir. Bazı acılar bizi sonsuza kadar değiştirecekmiş gibi gelir. O sabah hiç bitmeyecek, o boşluk hiç dolmayacak, o isim bir daha hiç unutulmayacak sanırız. Sonra zaman, kimsenin fark etmediği bir sabırla çalışmaya başlar. Kalbin kendisini onarması gibi, insan da yavaş yavaş kendisini onarır. Eskisi gibi olmaz belki ama yeniden atmayı öğrenir.

Şimdi geriye şu tuhaf soru kalıyor: Kalp gerçekten kırılabiliyorsa, biz insanı yalnızca aklıyla nasıl açıklayacağız? Bir insanın yasını yalnızca düşüncelerinin toplamı sayabilir miyiz? Aşkı yalnızca bir biyokimyasal reaksiyona, özlemi yalnızca bir hafıza işlemine, hüznü yalnızca beyindeki birtakım değişikliklere indirgeyebilir miyiz? Elbette bunların hepsi doğrudur. Fakat insan doğru açıklamaların toplamından daha büyük bir şeydir. Çünkü bilim bize “nasıl”ı anlatır, “neden”, “niçin” soruları başka bir kapının önünde bekler. O kapının ardında felsefe vardır, inanç vardır, şiir vardır, aşk vardır, ölüm vardır.

Kırık kalpler sendromu bize en nihayetinde bir hastalıktan çok, insan olmanın bedelini anlatıyor. Çünkü kırılabilen bir kalbe sahip olmak, aslında sevebilen bir kalbe sahip olmak anlamına gelir…

Yorum bırakın