Bazı insanlar hayatla pazarlık yapmaz. Bir şey olacaksa tam anlamıyla olsun, olmayacaksa hiç olmasın diye düşünürler. Bir yola çıkacaklarsa yolun kenarında dolaşmayı değil, yolun kendisini isterler. “Biraz sevmek” onlara tuhaf gelir. İnsan biraz sevilir mi? Kuşku payı bırakılmış bir inanç, gözlerinde inancın içine gizlenmiş bir ihanettir. “Elimden geleni yaptım” cümlesi bile fazla mütereddit gelir. Çünkü onların zihninde hayatın asıl fiili “olmak”tır. “İdare etmek”, “şimdilik”, “bakalım”, “olduğu kadar” ise neredeyse onların lügatinde olmayan kelimelerdir.
Oysa hayatın büyük çoğunluğu “biraz”ların üzerine kuruludur. Biraz mutluluk, biraz hüzün, biraz mesafe, biraz vazgeçiş, biraz cesaret… Ya hep ya hiç insanı için “biraz”, çoğu zaman “yeterince değil” demektir. Onların sorunu fazla istemeleri değildir. Sorun, az olanın da gerçek olabileceğine inanmamalarıdır.
Dışarıdan bakıldığında etkileyicidirler. Herkes “bir ara bakarız” derken onlar “hemen bakıyorum” der. Herkes ihtimalleri tartarken onlar bir ihtimali seçip yürümeye başlar. Hayatı seyretmek yerine yaşamak isterler. Bir mesleği sıfırdan öğrenenler, bir şehre tek başına taşınanlar, bir haksızlığın karşısında ayağa kalkanlar arasında bu karaktere sık rastlanır. “Biraz”ın güvenliğinde fazla kalmazlar. Onlar için hayat prova sahnesi değildir.
Onları “aşırı” diye etiketleyip geçmek en kolay harekettir. İşe de yaramaz. Çünkü bir noktada haklıdırlar ve bu haklılık rahatsız edicidir. Bizim “olduğu kadar” dediğimiz şeyin önemli bir kısmı gerçekten de mazerettir. Yarım yaşanmış bir hayata takılmış vicdan rahatlatıcı bir isim. “Şimdilik” diye başlayan işlerin çoğu şimdide kalır. “Bakalım” derken genellikle bakmayı çoktan bırakmışızdır. “Ölçülülük” bazen “olgunluk” diye sunulur. Oysa bu iki kelimenin arasına korkunun da rahatça saklanabildiği bir sis vardır. Ya hep ya hiç insanı bu sisin içinde yaşamayı reddeder. Biz “elimden geldiği kadar” dediğimizde o, henüz elimizden gelenin sınırına varmadığımızı görür ve sık sık haklıdır.
Bir de ahlakla değil, bilgiyle ilgili bir mesele vardır. Bazı şeyler yarım yaşanınca öğretmez. Bir zanaatı, bir yası, bir aşkı “biraz” yaşayan, onların bazı yüzlerini hiç göremez. İliklerine kadar yaşayanın elinde öbürlerinin hiç edinmediği bir bilgi vardır. Bazı insanlar kim olduklarını ancak kendilerini uçurumun kenarına kadar götürdüklerinde anlar. Bedeli ağırdır ama bilginin kendisi gerçektir. Haritanın kenarlarını da onlar çizer. Orta dediğimiz yer, çoğu zaman birilerinin uçlara gidip dönmesi sayesinde tarif edilebilir. Sorun, bu bilginin bedelinin nasıl ve kimin tarafından ödendiğinde başlar.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekir: sonuna kadar gidenlerle, başkalarının da sonuna kadar gitmesini isteyenler aynı cümleyi kurar ama aynı insan değildir. Birincisi bedelini kendisi ödeyendir. İkincisi çoğu zaman yolun kenarında durur ve başkalarının yürüyüşüne puan verir. İkinciler daha kalabalıktır ve daha gürültülüdür. Kaybedecek bir şeyi olmayan birinin “hiç” demesi, bir ilkeden çok bir konumdur. Başkasının ödeyeceği bedel üzerinden radikal olmak kolaydır.

Ya hep ya hiç insanının da üç ayrı sorunu vardır.
Birincisi aritmetiktir.
Ya hep ya hiç diyen insan, giriş bedelini çoğu zaman kimsenin ödeyemeyeceği bir yere koyar. “Hep” nadir bulunan bir şeydir. Zaman, para, insanlar ve şartların aynı anda uyum sağlaması gerekir. Sonuçta elinde çoğunlukla “hiç” kalır. Sonra o hiçin faturasını dünyaya keser: cesaretsiz, kararsız, ödün veren bir dünya. Kapıyı kendisi kilitleyip dışarıdakilere korkak demek, bu insanların en tanıdık çelişkilerinden biridir. Oysa dünya çoğu zaman, dışarıdan bakıldığında önemsiz görünen hareketlerin birikimiyle değişir. Küçük adımı küçümsemek, dünyanın en çok çalışan makinesine burun kıvırmaktır. Bir birim fazlanın ne getirip ne götürdüğünü irdelemeden yalnızca “toplam”a bakmak, yanlış bir hesaptır.
İkincisi “hiç”tir.
“Hiç”, sanıldığı gibi tarafsız bir sıfır değildir. Çoğu zaman aktif bir yıkımdır. Dün her şey olan şey, bugün ortadan kaldırılması gereken bir şeye dönüşür ve bu kaldırma bazen geriye doğru da işler. İlişki bitmekle kalmaz, hiç yaşanmamış sayılır. Yıllarca süren bir dostluk, tek bir yanlışın ardından “zaten hiç samimi gelmiyordu” cümlesiyle silinir. Bir insan bir zamanlar sevdiği için kendisini aptal ilan eder. Yanılabilirliğe ayıracak küçük bir sandalyeleri olmadığı için yanıldıklarını gördükleri an bütün evi yıkarlar. İdealleştirmek ile yerle bir etmek, çoğu zaman aynı mizacın iki ucudur ve köprüler ikincisinde yanar.
Üçüncüsü faturadır.
Bir insanın kendini bütünüyle bir işe ya da davaya vermesi anlatılırken evdeki insanların bu bütünlüğe ne verdiği çoğu zaman anlatılmaz. Bütünlük güzel bir erdem gibi görünür ama bazen başkasının hesabına yazılmış bir fedakarlıktır. Eşi, çocuğu, iş arkadaşı ona hayran olmaz, ona uyum sağlar. Bir insanın hayatını adadığı şey, çevresindekilerin hayatından da pay alır. Biyografide hayranlık duyulan insanla aynı evde yaşanan insan çoğu zaman aynı kişi değildir.
Ya hep ya hiç cesaret sanılır. Oysa çoğu zaman belirsizliğe tahammülsüzlüğün zarif kılığıdır. Belirsizlik onlar için kaygının başka adıdır. Bu yüzden karar kimi zaman bir şeyi bitirmek için değil, bir belirsizliği bitirmek için verilir.
Bir ilişkiden ayrılırlar; ilişkinin kötü olduğundan emin oldukları için değil, iyi olup olmadığını düşünmekten yoruldukları için. Bir işten çıkarlar; iş dayanılmaz olduğu için değil, “devam mı, tamam mı?” sorusundan bıktıkları için. Bir insanı hayatlarından silerler; o insanın tamamen kötü olduğuna inandıkları için değil, onun hakkında hala karar verememek ağır geldiği için.
Kesin karar, tereddütten daha güçlü görünür. Bu görünüş, insanın kendisini de kandırabilir. Oysa bazı durumlarda asıl güç, karar verebilmekte değil karar veremediği halde hayatına devam edebilmektedir.
Bir de hedefin kendisini değil de hedefe ulaşmış halini sevme meselesi var. Bir dil öğrenmeye başlarlar, birkaç ay sonra akıcı konuşamadıkları için kendilerini yetersiz görürler. Bir kitaba başlarlar, birkaç kötü sayfa görünce bütün kitabı çöpe atmak isterler. Bir işe girişirler, ilk tökezlemede kendileri hakkında hüküm verirler. Ulaşılmış hali seven biri için aradaki her aşama başarısızlık gibi görünür.
Zihinlerinde süreçlerin değil sonuçların hükmü yer alır. On adım atıp dokuzuncuya gelmiş insanı göremezler, onuncu adımın atılmamış olduğunu görürler. Doksan dokuz, onların terazisinde yüz değildir. Oysa doksan dokuzda hala yürüyen bir insan vardır.
Bu yüzden onlarla ilişkimiz tuhaf bir mesafe ilişkisidir. Kitaplarda sonuna kadar gidenleri okur, hayatımızda ise “olduğu kadar”la yaşayanları yanımıza alırız. Çünkü yakından yorucudurlar. Uzaktan ve geriye bakınca ilham verirler. Bir insanın tutkusu seyredilirken etkileyicidir. İçinde yaşamak ise başka bir durumdur. İnsan yanında yaşayabileceği birini ister, sürekli sınırlarını test eden birini değil. Onları uzaktan sevmek kolaydır. Yaklaştığımızda biraz “biraz” ararız.
Birçoğumuzun hayatının bir döneminde “o insan” olması ise yaşamın cilvesi 🙂