GÖZ HIRSI(ZI)

Bir dilde bir eylem için ne kadar çok kelime varsa, o toplumun o eylemle derdi o kadar büyük demektir. Tespit edilmiş midir bilmiyorum ama sanırım bizim dilimizde en fazla farklı kelime ya da söz grubu ile ifade edilen durum: “hakkın olmayan şeye sahip olma isteği”. Hırsızlık, çalmak, çırpmak, götürmek, iç etmek, cukkalamak, ceplemek, tırtıklamak, düdüklemek, yolmak, çökmek, el koymak, vurmak (parayı vurmak, vurgunculuk, vurgun), hacılamak, göz dikmek, göz koymak, üstüne yatmak, cebellezi etmek, çarpmak, gasp etmek, zapt etmek, dalmak (ağaca dalmak), aşırmak, hakkını yemek, araklamak, fırsatçılık, kapmak (“paraları kaptırdık”, çaldırdık anlamındadır. Veya kapkaççılar), yürütmek, hortumlamak, indirmek (“parayı cebe indirdi”), soymak, yağmalamak, talan etmek, çapulculuk, zimmetine geçirmek, ihtilas, yankesicilik, sirkat, kırkmak, kazıklamak, tokatlamak, kaçırmak, aparmak… Benim aklıma gelenler bunlar, mutlaka daha fazlası da vardır.

Saydığım bütün bu eylemlerin altında aynı niyet vardır: Sana ait olmayan bir şeyi kendine ait kılmak. Hırsızlığın ilk hareketi elin uzanması değildir. Gözün bir şeye takılmasıdır. Bir şeyi görmek ile ona göz koymak arasında ahlakın bütün mesafesi vardır. Göz görür, hırs ister. İnsan gördüğü her şeyi istemez elbette. Fakat bazı bakışlar yalnızca bakış değildir. “Ne güzel” ile “Keşke benim olsa” arasındaki o küçücük mesafede, insanın mülkiyetle kurduğu ilişkinin karanlık tarafı belirir. Bu yüzden “göz hırsı” diye bir şeyden söz etmek gerekir. İnsanın sahip olmadıklarına bakarken içinde kabaran o belirsiz iştah… Başkasının evine, arabasına, makamına, parasına, itibarına, ilişkisine, başarısına, hatta bazen hayatına göz dikmek. Hırsızlık, bunun yalnızca en kaba ve görünür biçimlerinden biridir. Çünkü mesele aslında yalnızca “çalmak” değildir. Mesele, “hakkın olmayanı alma arzusu”dur.

İnsan neden çalar? Cevap alışılagelmiş şekilde verildiğinde hep aynı yere gider, yoksulluğa, açlığa, mecburiyete. Ama bu cevap, olayın büyük kısmını açıklamakta yetersiz kalır. Çünkü asıl çarpıcı hırsızlıklar, hayatta kalma güdüsünden değil, zaten yeterince olana rağmen daha fazlasını isteme güdüsünden doğar. Aç olan ekmek çalar. Ama villasında oturan müteahhit neden malzemeden çalar? Depremlerde binaların yıkılmasının temel nedeni de bu değil mi? Üç gün önce başka ülkede yaşansa infial yaratacak, bizde ise artık sıradanlaşan bir kararla, Kahramanmaraş depreminde kolonları kesildiği için depremin 8. saniyesinde çöken, 35 kişinin ölümüne sebep olan ve mahallede tek yıkılan bina olmasına rağmen kolon kesenler tahliye edildi. Üstelik firari durumda ve tatil yaparken yakalanan bu şahıslara iyi hal indirimi de uygulanmış. O kadar deprem yaşadık, yüzbinlerce belki milyonlarca insanı bu depremlerde kaybettik. Kaç müteahhit ceza almıştır, belki bir elin parmaklarını geçmez. E bir yaptırım olmayacaksa hırsızlık meşruiyet kazanmış olmuyor mu?

Hırsızlığın nesnesi her zaman para veya eşya değildir. Kimi zaman çalınan şey “irade”dir. Siyasette bunun çok daha somut biçimleri vardır. Bir siyasi partinin meclis üyelerinin saf değiştirmesiyle bir belediye meclisinin dengesi değişebilir. Seçmenin sandıkta ortaya koyduğu siyasi tercih, hukuken değilse bile siyaseten başka bir sonuca taşınabilir. Burada ortada çalınmış bir cüzdan yoktur. Fakat birilerinin sahip olduğu siyasal ağırlık, başka bir tarafa geçirilmiştir. Bazen de bu saf değiştirme işlemi zorla, tehditle, baskıyla yapılır ki bu iki türlü hırsızlık anlamına gelir. Hem seçmenin iradesi hem de somut olarak meclis üyesi çalınmıştır. Bazı ülkelerde iktidar partileri bu tarz yöntemlere başvuruyor. Neyse ki biz “demokratik ve hukuk devleti” olduğumuz için böyle yüz kızartıcı olaylar yaşanmıyor 🙂

Bu yüzdendir ki “çaldı” fiilini yalnızca maddi nesnelere mahkum etmek mümkün değildir. Güç de çalınabilir. İtibar da. Fırsat da. Emek de. Oy da. Zaman da. Hatta başkasının fikri bile… Hırsızlığın en gelişmiş biçimleri artık hırsız gibi görünmeyenlerdir. Birinin parasını cebinden çekip almak kaba hırsızlıktır. Birinin emeğini değersizleştirip karşılığını vermemek daha sofistike bir hırsızlık olabilir. Bir şirketin kaynağını zimmete geçirmek kurumsal bir hırsızlıktır. Kamu kaynaklarını kişisel çıkara dönüştürmek başka bir biçimidir. Birinin yıllarca ürettiği fikri kendi fikrinmiş gibi sunmak ise zihinsel bir hırsızlıktır. Hepsinde ortak olan nokta mülkiyetin sınırını ihlal etmektir.

İnsanlık tarihine biraz uzaktan bakınca bunun hiç de yeni bir davranış olmadığını görürüz. Savaşlar yalnızca toprak kazanmak için yapılmadı. Şehirlerin hazineleri, sarayları, tapınakları, sanat eserleri ve malları da savaşın ganimeti oldu. Ortaçağ dünyasında “yağma”, savaşın yazısız veya yazılı kuralları içinde zaman zaman bir hak gibi görülebildi. Bir şehrin insanları, eserleri ve serveti, galibin mülküne dönüşebildi. Burada hırsızlığın başka bir yüzü ortaya çıkar: Güç, bazen hırsızlığa meşruiyet kostümü giydirebilir.

Tek bir insanın yaptığı zaman suç olan şey, kalabalık tarafından yapıldığında “ganimet” diye adlandırılabilir. Birinin cebinden almak hırsızlıktır, binlerce kişinin katıldığı bir yağmada aynı fiil “kılıç hakkı” olarak görülebilir. Demek ki ahlak bazı zamanlarda eylemi değil, eylemi yapanın gücünü seyretmeye başlar.

Bugün ise savaş meydanları değişmiş olabilir fakat insanın gözünün baktığı şeyler değişmemiştir. Artık kılıçla yağmalamak yerine şirket satın alabilir, ihale kazanabilir, kamu kaynağını kendi çıkarına yönlendirebilir, muhasebe kayıtlarında birkaç rakamı değiştirebilir, bir başkasının emeğini kendi adına yazabilir, bir binanın kolonundan demiri eksiltebiliriz.

Hepimiz bir şeyler isteriz. Başkasının sahip olduğu şeyleri kıskanabiliriz. Kendimizi başkalarıyla karşılaştırabiliriz. Daha fazlasını isteyebiliriz. Bana göre ahlakın başladığı yer, “istediğin şey” ile “hakkın olan şey” arasındaki farkı kabul etmektir. İnsan her istediğine sahip olamayacağını kabul edebildiği ölçüde medeni olur. Çünkü medeniyet biraz da insanın eline uzanabileceği şeylerle, elini uzatmaması gereken şeyler arasına görünmez bir sınır çekmesidir. O sınır kalktığında önce küçük hırsızlıklar başlar. “Kimse fark etmez”, sonra daha büyükleri gelir: “herkes yapıyor”, ardından daha tehlikeli bir cümle belirir: “benim de hakkım”. Hırsızlık tam olarak bu cümleden doğar. Çünkü insan önce çalmaz. Önce kendisini haklı çıkarır. Sonra elini uzatır. Önce göz görür. Sonra gönül ister. Ardından akıl bir mazeret bulur. En son el uzanır. Göz hırsı, el hırsızlığına dönüşür…

Cepten çalınan bozuk para ile bir şehrin yağmalanması, bir kolonun kesilmesi ile bir meclis koltuğunun el değiştirmesi arasında nitelik farkı yok, ölçek ve meşrulaştırma farkı var. İnsan, hakkı olmayana sahip olma isteğini küçük ölçekte gizler, orta ölçekte kelime oyunlarıyla yumuşatır, büyük ölçekte ise gelenek, hak, kazanılmış imtiyaz diyerek tamamen aklar. Dilin hırsızlık için ürettiği o kalabalık kelime hazinesi, aslında bu üç katmanın hepsine hizmet ediyor: bazen gizlemek için, bazen yumuşatmak için, bazen de doğrudan meşrulaştırmak için.

Burada aslolan kelimenin kendisi değil, bir toplumun hangi ölçekteki hırsızlığı hala “hırsızlık” olarak adlandırabildiğidir. Bir kolon kesildiğinde adı “taksir” oluyorsa, bir koltuk el değiştirdiğinde adı “transfer” oluyorsa, bir memur rüşvet aldığında “maaşlar da çok düşük” diye mazur görülüyorsa, bedelinden çok daha düşük bir ihale alındığında “devletin malı deniz, yemeyen keriz” deniyorsa, geriye sadece sokaktaki adamın çaldığı cüzdana “hırsızlık” demek kalıyor. Ve bu, dilin kendisinin de bir tür el koyma biçimidir; kelimenin gücünü, kimin ne çaldığına göre eğip bükme biçimi…

Yorum bırakın