Bir insanın karakterini ne değiştirir? Yaşadıkları mı, kaybettikleri mi, kazandıkları mı? Yoksa bir gün hayatına giren ve kendisinden bambaşka bir dünyada yaşamak zorunda kalacak küçük bir insan mı?
Bu soru aklıma Mansur Yavaş’ın siyasi geleceği konuşulurken geldi. Yavaş Eylül ayında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştü. Aynı ay içinde CHP’den istifa edip yoluna bağımsız devam edeceğini açıkladı. Olası bir parti değişikliği o günden beri kulislerin en çok konuştuğu başlıklardan biri. Ülke siyaseti o kadar oynak ki çoğu kişinin kafasında bir “acaba” var. Açıkçası böyle bir geçiş ihtimaline pek inanmıyorum. Üstelik bu kanaatimin arkasında, ilk bakışta biraz tuhaf hatta esprili bulunabilecek bir düşünce var: Mansur Yavaş’ın iki kız babası olması…
Hemen söyleyeyim: bunun bilimsel bir karşılığı olduğunu iddia etmiyorum. Elimde ölçülmüş bir veri yok. Bir siyasetçinin kararını “tamamen” çocuklarının cinsiyetine bağlamak da anlamlı gelmeyebilir. Yavaş’ın tercihlerini her şeyden önce kendi ilkeleri, siyasi hesapları ve geçmişi belirler. Benim yaptığım şey bir ihtimali ortaya koymak ve onu neden makul bulduğumu anlatmak. Yanılıyor olmam mümkün.

Şimdi asıl soru şu: “Sadece” kız çocuğu sahibi olmak, bir erkeğin kendine koyduğu sınırları değiştirebilir mi?
Bence değiştirebilir. En azından üzerinde ciddiyetle durulacak bir ihtimal bu.
Öncelikle bir durumu açıklığa kavuşturayım: benim savım “kızı olan her baba” için değil. “Sadece kızı olan baba” için. Aradaki fark küçük görünüyor ama benim için tezin kendisi. Beş kızı ve bir oğlu veya beş oğlu iki kızı olan baba için de kızların varlığı önemlidir. Ama bence o baba, derin bir dönüşüm geçiren bir baba değildir. Gerekçelerim şunlar:
Birincisi, oğul bir çıkış yolu sunar. Oğlu olan baba kendi dünyasının içinde kalabilir. Aynı ayrıcalıkları, aynı kalıpları, aynı erkek arkadaş çevresini oğluyla yeniden üretebilir. Kızlarının dünyasını öğrenmek zorunda hissetmez çünkü evde zaten bildiği bir dünyanın temsilcisi vardır. Sadece kızı olan babanın böyle bir sığınağı yoktur. Evdeki bütün çocuklar onun hiç yaşamadığı bir dünyada büyür ve o dünyayı anlamaktan başka seçeneği kalmaz.
İkincisi, soy kaygısı. Türkiye gibi toplumlarda soyun erkek çocuktan devam edeceği inancı güçlüdür. Oğlu olan baba bu inancın yükünü, beklentisini ve hırsını taşımaya devam edebilir. Oğlu olmayan baba bunu ya bırakır ya da en azından yeniden düşünür. Bu, hırslardan biraz arınmak anlamına gelebilir. (Bunun siyasi hırstan arınmak demek olmadığını da belirtmeliyim)
Üçüncüsü, miras ve devamlılık baskısı. Oğul yetişkin olduğunda babanın kararlarına bazen bir ortak, bazen de bir baskı unsuru olarak girer. Mesela olası bir parti değişikliğini: “Bizim için de iyi olur” diyen bir oğlu hayal etmek zor değil. Sadece kızı olan babanın karşısında bu türden bir devamlılık beklentisi kurulmamış olur.
Dördüncüsü, ilişkinin tonu. Babalar oğullarıyla daha çok “başarı”dan, kızlarıyla ise “duygu”lardan konuşur. Oğul babalığı sık sık beklenti ve resmiyet üzerine kurulur. Sadece kız(lar)ı olan baba ise evin bütün çocuklarıyla bu daha serbest ve daha duygusal dili kurmak zorunda kalabilir.
Bu dört gerekçe benim gözlemim ve mantığım.
“Sadece” kız çocuğu sahibi olmak bir erkeği kendiliğinden daha iyi bir insan yapmaz. Ama onu daha dikkatli, daha kontrollü, bazı davranışları karşısında daha çok hesap veren biri haline getirebilir. “İyi insan olmak” ile “kendini kontrol etmek” aynı şey değildir. İnsan bazen yanlışın ne olduğunu bilir ama kendi çıkarı söz konusu olduğunda bildiği doğruların etrafından dolaşmanın bir yolunu bulur. Kız çocuklarının babalarda yaratabileceği değişim tam bu noktada başlıyor olabilir.
Bir erkek, erkek olarak dünyaya geldiği andan itibaren çoğu zaman düşünmesine bile gerek kalmayan ayrıcalıkların içinde büyür. Gece sokağa çıkmak, istediği saatte eve dönmek, bir iş görüşmesinde cinsiyeti yüzünden daha az sorgulanmak… Kendi deneyimi ona dünyanın zaten böyle işlediğini öğretir.
Sonra bir kızı olur…
Bir gün kızının gece eve dönüşünü bekler. Tek başına yürürken başına bir şey gelmesinden endişe duyar. İş hayatında karşılaşabileceği ayrımcılığı, sokakta maruz kalabileceği tacizi düşünmeye başlar. Belki de ilk kez kendisinin hiç düşünmeden kullandığı özgürlüklerin kızının hayatında birer mücadele konusu olabileceğini görür. Kendi hayatında hiç hissetmediği bir korkuyla tanışır.
İnsan çoğu zaman bir haksızlığı, o haksızlık kendi hayatına dokunana kadar yeterince anlayamaz. Başkasının yaşadığı eşitsizlik uzaktan bakıldığında bir istatistiktir. Kendi çocuğunun geleceğine dokunduğunda ete kemiğe bürünür. Bir erkeğin kadınların yaşadığı sorunları anlaması için mutlaka bir kız çocuğu sahibi olması gerekmez elbette. Fakat kız çocuğu, bu sorunları soyut bir toplumsal mesele olmaktan çıkarıp hayatının merkezine taşıyabilir.
Burada dikkat çekmek istediğim nokta “empati” ya da “merhamet”ten çok farklı bir güdü: “Ahlaki özdenetim”… Kızını yetiştiren bir baba yalnızca onun nasıl bir dünyada yaşayacağını düşünmez. Bir süre sonra kendi davranışlarının da o dünyanın nasıl bir yer olacağına katkı yaptığını fark eder. Mesela kadınları aşağılayan bir esprinin karşısında eskisi kadar rahat gülemez. Güçlünün zayıf üzerindeki tahakkümüne daha dikkatli bakar. Hatta kendi kararlarını başka bir ölçüyle tartmaya başlar. Önüne bir fırsat çıktığında kendine şunu sorar: Bunu kızıma anlatabilir miyim? Anlatırken gözlerine bakabilir miyim? Bu bir ahlak kuramı değil, bir tür ev-içi sınav. Ama bazen en etkili vicdan muhasebesi kuramlardan çok bir çocuğun masum sorusuyla başlar.
Bana kalırsa meselenin en önemli tarafı budur. Kız çocuğu sahibi olmak, insanın kendisine tanıdığı hareket alanını daraltabilir. Daha önce üzerinde düşünmediği davranışları sorgulamasına, çıkarı söz konusu olduğunda bile bazı sınırları gözetmesine neden olabilir. Başka bir ifadeyle, insanın vicdanına yeni bir kontrol noktası ekleyebilir. Bu dönüşüm yalnızca babanın kendi kendine gerçekleştirdiği bir süreç de değildir. Burada annenin rolünü göz ardı etmek büyük eksiklik olur. Bir kız çocuğunun dünyasını babasına anlatan çoğu zaman annedir. Baba, kendi deneyiminden hareketle kızının ne hissettiğini anlamaya çalışırken anne ona başka bir pencere açar. Kızının dile getirmediği kaygıları, gündelik hayatta karşılaştığı küçük ama birikerek büyüyen sorunları, kadın olmanın beraberinde getirdiği görünmez yükleri anlatır. Babanın ilk bakışta önemsemediği bir ayrıntının kızının hayatında ne kadar büyük bir yer tuttuğunu gösterir. Dolayısıyla kız çocuklarının bir babayı değiştirmesinden söz ediyorsak, o değişimin arkasındaki ortak ebeveynlik deneyimini de görmeliyiz.
Yazının girişinde de belirttiğim gibi Mansur Yavaş’ın parti değiştireceğini düşünmüyorum. Bu kanaatimin elbette tek bir nedeni yok. Siyasi geçmişi, kamuoyunda oluşturduğu imaj, seçmenle kurduğu ilişki gibi faktörler son derece önemli. Ancak kendi adıma, iki kız çocuğuna sahip olmasının onun kişiliğinin ve kararlarının arka planında göz ardı edilmemesi gereken bir unsur olarak duruyor.
Parti değiştirmek her koşulda ilkesizlik anlamına gelmez. Siyasi koşullar, temsil sorumluluğu ve zaman içinde değişen değerlendirmeler böyle bir tercihi meşru kılabilir. Ancak bir siyasetçinin seçmeninden aldığı yetkiyle kendi siyasi geleceği arasında kurduğu ilişki, ciddi bir ahlaki sorumluluk taşır. Çünkü siyaset yalnızca bir makama ulaşma mücadelesi değil, insanın savunduğu değerlerle kendi çıkarı karşı karşıya geldiğinde verdiği sınavdır. Ama bir siyasetçinin hayatını yalnızca siyasi hedefleri, ideolojisi ve çıkarları üzerinden okumak eksik kalır. O da bir baba, bir eş ve çocuklarının geleceğini düşünen bir insan.
Kızlarının varlığı Mansur Yavaş’ın kararlarında nasıl bir etkiye sahip bilmiyorum. Eşinin aile içindeki bu ortak öğrenme sürecine nasıl katkıda bulunduğunu da bilmiyorum. Bunlar hakkında varsayımlar üretmek yerine, yalnızca şu ihtimali dile getiriyorum: Bir insanın kız çocuklarıyla kurduğu ilişki, onun siyasi ve ahlaki tercihlerini etkileyen görünmez unsurlardan biri olabilir…
Şimdi sorumuza geri dönelim: Bir babayı, bir kız çocuğu değiştirir mi?
“Sadece kız çocuğu sahibi olmak” bir erkeği daha iyi bir insan yapmayabilir. Ama bazı yanlışları yapmadan önce iki kez düşünmesini sağlar. Daha dürüst yapmayabilir ama dürüstlükten uzaklaştığında kendisine hesap vereceği yeni bir ayna sunar. Daha merhametli yapmayabilir ama merhametin yalnızca kendi ailesine gösterilen bir duygu olmadığını öğretir. Çünkü insanın kendisini denetlemesi için her zaman bir vicdan muhasebesine ihtiyacı vardır. Bazen bu muhasebeyi bir kitap başlatır, bazen yaşanan bir haksızlık, bazen inanç, bazen de küçücük bir kız çocuğunun masum sorusu…
Bir babanın asli görevi, kızını bütün kötülüklerden koruyabilmesi değil, kızının yaşamak zorunda kalacağı dünyaya kendi kötülüklerini eklememeyi öğrenebilmesidir. İnsan, kızına layık bir dünya bırakmak istiyorsa önce o dünyaya layık bir insan olmaya çalışmalıdır…