İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı’nın iktidar partisine geçişi ve ardından yaptığı “AK Parti kimsesizlerin kimsesidir” açıklaması, Türkiye’de siyasetin geldiği noktayı bir kez daha gözler önüne serdi. Parti gözetmeksizin, kişisel veya siyasi ikbal uğruna yapılan bu tarz saf değiştirmeler, her şeyden önce ilkeli duruşa ve şahsiyet bilincine gölge düşürmektedir. Ancak bu sığ geçişlerin ötesinde, asıl üzerinde durulması gereken mesele, iktidar yöneticilerinin bu cümleyi adeta bir lütuf bayrağı gibi dalgalandırmasıdır. Tabii bu ifadeyi sadece iktidar partisi kullanmıyor, dönem dönem muhalif partilerden de duyuyoruz. Nihayetinde “kimsesizlerin kimsesi” ifadesinin herhangi bir partinin mülküne dönüştürülmeye çalışılması, sadece basit bir retorik hamlesi değil, Türkiye’nin yönetim felsefesindeki derin bir kırılmanın da işaretidir.
Biliyoruz ki bu topraklarda “cumhuriyet”in en güçlü ve en sarsıcı tarifini Mustafa Kemal Atatürk yapmıştır: “Cumhuriyet bilhassa kimsesizlerin kimsesidir.” Bu cümleyi yalnızca yoksullara yardım etmek, yetimleri korumak ya da ihtiyaç sahiplerine el uzatmak şeklinde okumak, onun düşünsel ufkunu daraltmaktır. Burada bir hayırseverlik çağrısından çok daha fazlası gizlidir. Söz konusu olan, bir yönetim anlayışının kurucu sorumluluğu, devletin yurttaşıyla kurduğu ilişkinin ahlaki temelidir. Cumhuriyet, kimsesizliği bir insanın kaçınılmaz kaderi olmaktan çıkarmayı hedefler. İnsanı, sahip olduğu bağlantılarla, soyadıyla, servetiyle ya da birilerinin himayesiyle değil, doğrudan “yurttaşlık” bağıyla güvence altına almayı vaat eder. Bu bakımdan bu ülkedeki tek “kurucu önder”in sözü bir övgüden ziyade, devletin kendi varlık nedenine verdiği kurumsal bir söz, büyük bir taahhüttür.
Tam bu noktada ince ama hayati bir ayrım ortaya çıkar: Bir yönetim insanları korurken, aynı zamanda onları kendisine bağımlı hale de getirebilir. Bir yurttaşın, yasal hakkı olduğu için devletten destek alması ile birilerinin merhametine eriştiği için hayatta kalabilmesi arasında uçurumlar vardır. İlk senaryoda kurumsal hukuk işlerken, ikincisinde kişisel minnet devreye girer. Bir tarafta eşit yurttaşlık bilinci, diğer tarafta ise feodal bir himaye ilişkisi boy gösterir. Hukukun olduğu yerde insan hakkını onuruyla talep ederken; lütuf zemininde, kendisine sunulanı kaybetmemek adına sesini kısmayı, boyun eğmeyi öğrenir. Sosyolojinin değişmez yasalarından biridir: İnsanlar yalnızca sahip oldukları kaynaklarla değil, bu kaynaklara hangi yollarla eriştikleriyle de biçimlenirler. Hak bilinci insanın omurgasını dik tutarken, lütuf kültürü başını eğmesini bekler. Oysa bir cumhuriyetin öznesi, kapıda bekleyen bir muhtaç değil, hakkını arayabilen eşit bir bireydir.
Bir zümrenin “kimsesizlerin kimsesi olması” ile “kimsenin kimsesiz kalmayacağı bir düzen kurmak” arasında muazzam bir düşünce mesafesi vardır. Birincisinde merkezde lütuf dağıtan muktedir bir özne yer alırken; ikincisinde korunmaya muhtaç bırakılmaması gereken, sistemin merkezindeki insan durur. İlk anlayışta çözüm güçlü bir elin şefkatle uzanmasına bağlıyken; ikincisinde çözüm, o el hiç uzanmasa dahi insanın hakkını tek başına alabilmesini sağlayan bağımsız kurumların varlığıdır. Kuşkusuz bir toplumda yoksulluk, felaket veya kişisel çaresizlikler bütünüyle yok edilemez. Fakat hiçbir bireyin temel haklara erişimi iktidara yakınlığına, bir yöneticinin vicdanına ya da bir grubun insafına bağlı kılınamaz. Cumhuriyetin asıl iddiası, herkesi sonsuz bir güce kavuşturmak değil, hiç kimseyi başkasının keyfi gücü karşısında çaresiz bırakmamaktır.
Bu pencereden bakıldığında, “AKP kimsesizlerin kimsesidir” söylemi, cumhuriyetin kurucu iddiasıyla yan yana getirildiğinde basit bir siyasi slogan olmaktan çıkar, ağır bir anlam ve temsil krizine dönüşür. Bir siyasi parti elbette dezavantajlı kesimlerin yanında durduğunu söyleyebilir, yoksulluğu azaltma iddiasıyla politikalar üretebilir. Bunlar her hükümetin sınanması gereken kamusal ödevleridir. Fakat bir partinin kendisini bizzat “kimsesizlerin kimsesi” olarak konumlandırması, bu kimsesizliği tamamen ortadan kaldırmak yerine, kitlelerin kendisine muhtaç kalmaya devam ettiği bağımlılık ilişkisini yapısal olarak yeniden üretmektir. Bir yönetimin gerçek başarı kriteri, kendine minnet duyan muhtaçların sayısıyla değil, kimsenin hiçbir zümreye minnet duymak zorunda kalmadığı bir toplumsal güvenceyi ne ölçüde kurabildiğiyle ölçülür. Hükümetler ve partiler seçimle değişir. Yurttaşın temel hakları ve insan onuru ise seçim sonuçlarının insafına bırakılamaz. Siyasi aidiyet geçicidir, eşit yurttaşlık ise kalıcı.
Bazen iktidarlar neyin toplum için iyi olduğuna yalnızca kendilerinin karar verebileceğini varsayar, toplumu kendi doğrularına göre yukarıdan aşağıya şekillendirmeyi yönetmenin doğal bir hakkı sayarlar. Oysa gerçek yurttaşlık, yalnızca muktedirlerin kararlarından pay alan edilgen bir tüketici olmak değil, o kararların mutfağında söz sahibi olabilmek, onları özgürce eleştirebilmektir. Devletin halk için çalışması, halkın yerine düşünmesi ve ona vasilik yapması anlamına gelmez. Cumhuriyet, yöneticinin mutlak iyiliğine inanmak yerine, onun yanılabileceğini kabul eden denetleyici kurumlara ihtiyaç duyar.
İşte bu yüzden, güç halka karşı yöneldiğinde, kurumsal adalet zedelendiğinde veya yönetim tepeden inmeci bir dayatmaya dönüştüğünde, halkın buna reaksiyon vermesi hayati bir zorunluluktur. Demokratik tepki ve sivil itirazlar rejime yönelmiş birer tehdit değil, aksine cumhuriyetin kendi varlığını ve meşruiyetini sınamasını sağlayan en büyük imkandır. Eğer bir toplum kendisine tepeden dayatılan yaklaşımlara, lütuf soslu bağımlılık ilişkilerine ve adaletsizliklere karşı sesini kısarsa, sırtını yasladığı o en güçlü çatı kendi üzerine çöker.
Madalyonun diğer yüzünde ise kimsesizlerin kimsesi olduğunu iddia edenlerin bizzat ürettiği, en az konuşulan son derece trajik bir kimsesizlik biçimi durmaktadır: İnsanın kalabalıklar ve devasa kurumlar içinde yapayalnız bırakılması. Bir çocuk okula gidebildiği halde geleceğe dair tüm umutlarını yitirmişse, bir genç gece gündüz çalıştığı halde emeğiyle bağımsız bir hayat kuramıyorsa, bir kadın yasalar önünde eşit sayılmasına rağmen sokağa her çıktığında korkuyla arkasına bakıyorsa, bir yurttaş en temel hakkını ararken karşısında devasa bir torpil ve ilişki ağı buluyorsa, bir zeytin ağacı yöre halkına sorulmadan kesiliyorsa, bir nehir kurutulup HES yapılıyorsa, dağlar, ormanlar madenler için delik deşik ediliyorsa orada koruyucu bir “kimse”den bahsedebilir miyiz? Kimsesizlik sadece bir aileden yoksun olmak demek değildir. Gerçek kimsesizlik, bireyin kendisini koruyacak adil bir düzene olan güvenini kaybetmesidir. Kurumları felç edip yerine şahsi ve partizan bağları koyanlar aslında bu kurumsal sahipsizliğin bizzat müsebbibidir. Bir toplumda herkesin bir “arkası”, bir “dayısı” olabilir ancak adaletin yakınlık tanımadığı kurumsal bir düzen inşa edilmemişse, aslında hiç kimse güvende değildir.
Nihayetinde bütün mesele, sahiplenme duygusunun yönünü ve felsefesini doğru tayin edebilmekten geçiyor. Bir parti, bir lider ya da totaliter bir devlet, yurttaşına “Zor zamanında yanında olacağım” vaadinde bulunabilir. Fakat cumhuriyetin insana vaat ettiği çok daha asil ve derin bir özgürlük cümlesidir: “Sen, en doğal hakkını elde etmek için birine yakın olmak zorunda değilsin. Birileriyle aynı ideolojiyi paylaşmak, herhangi birini desteklemek ya da birilerine minnet duymak zorunda değilsin. Sen, sadece bu ülkenin eşit bir yurttaşı olduğun için zaten hak sahibisin.”
Cumhuriyetin temel hedefi herkesin kendi hayatının öznesi olabileceği bir hukuk düzeni yaratmaktır. Devlet, yurttaşın başını okşayan el olmaktan önce, onun başını eğmek zorunda kalmayacağı zemini hazırlamalıdır. Çünkü asıl mesele kimsesizlere kimin sahip çıktığından çok, bir insanın neden birilerinin sahip çıkmasına muhtaç bırakıldığıdır.
Cumhuriyetin değeri herkese sahip çıkmasında değil, hiç kimsenin birilerinin himayesine sığınmak zorunda kalmadığı bir ülke kurabilmesindedir. Bu yüzden yeniden bir ülke kurup anlamını ve kıymetini bir türlü idrak edemediğimiz cumhuriyet nimetini bize kazandıran başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere emeği geçen herkese saygılarımı ve minnetimi sunuyorum. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun!
